Oscar’a Doğru #14: The King’s Speech

Yönetmen: Tom Hooper
Senaryo: David Seidler
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
Bir stadyum. Kral V. George, küçük oğlunu -York Dükü- Wembley’deki Kraliyet Sergisi’nde konuşma yapması için görevlendirir. Dük endişelidir; çünkü kekemedir ve yapacağı bu ilk konuşma dolayısıyla içinde varolan heyecan hastalığını daha da tetiklemektedir. Dük, konuşmayı yaparken heyecanına ve hastalığına yenik düşer; ardında düşmüş suratlar ve hüzünlü bir eş bırakarak.
Senenin tarih kokan en önemli filmi The King’s Speech’in açılış sahnesi bu. Sadece bu sahneyi izleyerek bile film hakkında pek çok şeye kanaat getirilebilir: Heyecan ve endişeyi “gerçek ötesi” yansıtan bir erkek oyuncu, ona olan sadakati ve inancı yüzünden okunan bir kadın oyuncu ve dükün konuşması ilerledikçe kapıldıkları umutsuzluğu ve hüznü suratlarından okunan stadyum figüranları. Tüm bunlar, The King’s Speech‘in oyunculuk konusunda ne kadar başarılı olduğunu daha filmin ilk dakikalarında size kanıtlıyor. 

Colin Firth. Geçtiğimiz sene A Single Man’deki performasıyla ilk Oscar adaylığını almış, ödülü hakettiği halde “zamanı gelen” Jeff Bridges‘a kaptırmıştı. Düşününce iyi ki de almamış diyor insan; çünkü eğer alsaydı muhtemelen bu sene görmezden gelinecekti. The King’s Speech’te Kral VI. George rolüyle karşımıza çıkan Colin Firth, hiç abartısız, kadın/erkek/başrol/yardımcı rol demeden senenin hatta son yılların en iyi performansını sergiliyor. Zor durumda olan bir veliahtın, içinde bulunduğu kasıntı yaşam ve tamamen ciddiyet ve mükemmeliyet üzerine oturmuş bir çevrede yaşadıklarını o kadar ciddi ve kusursuz oynuyor ki rolünü Firth, hayran kalmamak elde değil. Hiç konuşmasa, sadece bakışları ve mimikleri ile o filmde olsa bile düşüncelerim konusunda en ufak bir değişiklik olmazdı. Bunları daha iyi anlamak içinse tabii ki filmi dikkatli bir şekilde izlemek gerekiyor. Colin Firth‘ün performansı hakkında sayfalarca methiye düzülebilir. Öyle bir performans ki bu, sadece Firth’ü kişisel olarak öne çıkarmakla kalmıyor filmi bütünüyle odağa alıyor.

Kraliçe Elizabeth (şu an Birleşik Krallık tahtında bulunan Elizabeth’in annesi) rolüyle karşımıza çıkan Helena Bonham Carter belki de Firth’den daha çok övgüyü hakediyor. Kendisini “çılgın” rollerde görmeye alıştığımız Carter, The King’s Speech’te filmin en duygu yüklü performansını sergiliyor. Kralı ne kadar çok sevdiği, ona olan sevgisini ve sadakatini ne şekilde gösterdiği ise kelimelerle anlatılamayacak cinsten. Mükemmele yakın oyunculuğuyla karşımıza çıkan Carter, senenin en başarılı kadın oyuncularından biri ünvanını Oscar adaylığı ile pekiştiriyor.
Ve filmin Kral’dan sonraki asıl unsuru: Lionel Logue. Geoffrey Rush‘ın her zamanki gibi muhteşem oyunculuğuyla hayat verdiği bu karakter, filmde Kral’ın diksiyon hocası rolünde. Sivri dilini Kral’ı etkileyebilmek için hiç çekinmeden kullanan Logue’ı canlandıran Rush, hem Firth hem Carter kadar şahane bir performansla izleyen herkesi büyülüyor. Bu üç ana karakterin yanında, ekranda 10 dakika bile gözükmeyen ama bir kralı karşısında gördüğü zaman yüzünde oluşan şaşkınlık ve yaşadığı heyecanı “mümkün olmayacak derecede” güzel yansıtan Lionel’ın eşi Myrtle rolündeki Jennifer Ehle, çok büyük övgüler hakediyor.
Lionel: Sucking smoke into your lungs will kill you. 
Dük: My physicians say that it relaxes the throat.
Lionel: They’re idiots.
Dük: They’ve all been knighted.
Lionel: Makes it official then.
Rush’ın karakteri hakkında verilebilecek en güzel tüyoyu veren bu replik, filmin senaryosunun gücü hakkında da bilgilendiri nitelikte. David Seidler tarafından kaleme alınan senaryo, gerçek bir öyküyü anlatıyor. Yer yer güldüren, yer yer düşündüren replikleri ile izleyiciyi filme odaklayan senaryosu ile The King’s Speech, sadece hızlı söylenmiş ve söyleyenin zeki olduğunu göstermekten başka bir işe yaramayan, tamamen diyalogdan oluşan senaryolardan(!) çok daha başarılı. 
Lionel: Do you ever use the “f word?”
Dük: “Fornication?”
Lionel:
Filmin en eğlenceli repliklerinden biri olan yukarıda okuduğunuz iki satır, sonrasında bir veliahttan duyulduğunda daha da etkili olan diyalogların habercisi konumunda. Senaryoyu okumak isteyenler buradan buyurabilir.
Oyunculuk ve senaryo konusunda tam puan alan filmin sanatsal yönü de bir İngiliz kraliyeti filminden beklenecek kadar iyi: Kıyafet ve mekan tasarımı dönemi en iyi şekilde anlatacak şekilde yapılmış. Performansları ve sanat yönetimini tamamlayan faktör görüntü yönetimi ise -her başarılı dönem filminde olduğu gibi- göz dolduruyor. (Kral’ın konuşma sahneleri ve öncesindeki çekim açıları ve kamera hareketleri başlı başına yeter.)
Pek çok dönem filminde karşımıza çıkan “uzun hikayeyi kısa tutmak adına filmde var olan kopukluklar”, The King’s Speech’te karşımıza çıkmıyor. Geçişler birbirinin o kadar içinde ki filmi tek solukta izliyorsunuz. Zaten oyunculuğu ve tekniği ile başarılı bir filmin kurgusunun kötü olması söz konusu olmamalı, olamaz. 
Filmin diğer her ögesi gibi izleyeni olayın içine çeken en önemli güzelliklerinden biri de müzikleri. Bu sene The King’s Speech’in yanında Harry Potter And The Deathly Hallows: Part 1, Ghost Writer gibi filmlerin müziklerini de yapan ve son 5 yılda 4 Oscar adaylığı (Queen, The Curious Case of Benjamin Button, Fantastic Mr. Fox, The King’s Speech) kazanan Alexandre Desplat‘nın elinden çıkan besteler sizi 20. yüzyılın ilk yarısında hissettiriyor, filmi izlerken yaşadığınız heyecanı yer yer hafifletmeye çalışıyor, yer yer daha da arttırıyor. Müziklerin başarısının yanında film boyunca kullanılan seslerin harmonisinin başarısı ise haftalardır herkesin dilinde. Beethoven’ın 7. senfonisi eşliğinde dinlediğiniz Kral’ın son konuşması, kalp atışlarınızın hızlanmasına ve titremenize sebep oluyor -ki ben bunlarla yetinmeyip gözyaşı döktüm. 
En sona bırakmayı uygun gördüğüm Tom Hooper, nam-ı diğer yönetmenimiz sansasyonel bir ay geçiriyor şu sıralar. Şimdiye kadar adını televizyon filmleriyle duyuran Hooper, en son yaptığı John Adams ile Emmy’lerde 23 adaylık elde etmiş ve 13’ünü kazanmıştı. Aynı yıl film, 4 dalda Altın Küre’ye aday gösterilmiş ve tümünü kucaklamıştı. TV filmi konusunda başarılı sayılan Tom Hooper’ın, birden sinemaya yönelmesi ve bir yönetmenin alabileceği en büyük iki ödülden biri olan DGA‘yı –herkesi şokta bırakarak– kazanması, tüm okları kendisine çevirdi. The Social Network ve David Fincher hayranlarının eleştiri yağmuruna tuttuğu Hooper, başarısı hakkında yorum yapmayacak kadar da mütevazi. 

Oscar Adaylıkları (12): En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth), en iyi yardımcı kadın oyuncu (Helena Bonham Carter), en iyi yardımcı erkek oyuncu (Geoffrey Rush), en iyi kurgu, en iyi sinematografi, en iyi sanat yönetimi, en iyi film müziği, en iyi kostüm tasarımı, en iyi ses miksajı
Oscar yorumları ve tahminleri: Günümüzden bir öyküyle karşımıza çıkan ve David Fincher’ın vasat filmi olarak nitelendirdiğim The Social Network‘ün tüm eleştirmen ödüllerini toplaması ve Golden Globe zaferi, başından beri The King’s Speech‘i ikinci planda tutmaya yetti. Artık The Social Network’ün Oscar yarışında tek başına olduğu fikri aklımızda yer edinse de Producers Guild of America (Amerikan Yapımcılar Birliği) tarafından senenin en iyi filminin The King’s Speech olarak açıklanması, okları az da olsa The Social Network’ten uzaklaştırdı. David Fincher’a ödül vermesine kesin gözüyle bakılan Directors Guild of America (Amerikan Yönetmenler Birliği) sürpriz bir şekilde Hooper’ı onurlandırınca The Social Network hayranları için geriye tek bir umut kalmıştı: Screen Actors Guild (Oyuncular Birliği). DGA’nın “bir TV filmi ve TV filmi yönetmeni” olan The King’s Speech ve Tom Hooper’a gitmesi elbette kimsenin beklemediği bir şeydi. DGA’nın şokunu atlatamadan, tam 1 gün sonra SAG ödüllerinde en büyük ödülün The Fighter beklenirken The King’s Speech’e gitmesi artık Oscar yarışının bittiği anlamına geliyordu. The Social Network’ün SAG’dan zaferle ayrılmasını tabii ki düşünmek bile saçma olurdu çünkü filmin oyuncuları henüz “toy.” (Zaten The Social Network hayranlarının umudu, ödülü The Fighter’ın almasıydı.)
Bu zaferlerin ardından The King’s Speech; yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular tarafından senenin en iyisi olarak kabul gören, aynı zamanda eleştirmenler ile profesyonellerin aynı düşünmediğinin kanıtı bir film oldu. Burada 2010 yılı bir üçlü ayrım ile karşı karşıya kalıyor: Halk Inception (IMDb), sektörün içindekiler The King’s Speech (PGA, DGA, SAG), eleştirmenler ise The Social Network demiş buluyor. Şu ana kadar PGA, DGA ve SAG ödüllerini kazanıp Oscar’ı kazanamayan film olmadığından 27 Şubat gecesinin sonucunun tahminini yapamamak da mümkün değil. (Zaten Akademi, The King’s Speech’i 12 dalda Oscar’a aday göstererek filme olan desteğini belirtmiş oldu.)
Ortaya çıkan bir diğer tartışma ise “Oscar filmi” döneminin geri gelip gelmediği. Son yıllarda No Country For Old Men, Slumdog Millionaire ve The Hurt Locker ile daha çok genç nesile hitap eden, sanatı çok öne çıkarmayan filmlerden yana oy kullanan Akademi, “The King’s Speech” diyerek içinde bulunduğu bu yeni dönemi kapatmaya mı hazırlanıyor? Şahsi görüşüm bu tartışmadan tamamen uzak: The King’s Speech, tartışmasız senenin en iyi filmidir; “Oscar filmi” olsun ya da olmasın.
Colin Firth‘ün ödülü alacağından kimsenin en ufak bir şüphesi yok; senenin en net tahmini bu şüphesiz. Helena Bonham Carter‘ın malum “çılgın” rollerinden sıyrılıp böylesine güzel bir performasına Akademi bir daha ne zaman tanıklık eder de kendisini ödüllendirir bilinmez ama bu sene Oscar yarışında Melissa Leo ve Hailee Steinfeld‘in ardından 3. sırada olduğu kesin. Geoffrey Rush‘ın ikinci Oscar’ını alıp alamayacağını ödül gecesi göreceğiz çünkü Christian Bale şu an için en büyük favori.
Kostüm tasarımı kategorisinde bir hayli iddialı olan film, bu iddiasını sanat yönetimi kategorisinde de sürdürebilir mi pek emin değilim. Eğer ki Akademi “dönem filmi” derse diğer tüm adaylar (Alice in Wonderland, Harry Potter And The Deathly Hallows: Part 1, Inception, True Grit) elenebilir -her ne kadar True Grit dönem filmi olsa da. Burada Sanat Yönetmenleri Birliği’nin bu sene Inception, Black Swan ve The King’s Speech’i onurlandırdığını da ekleyelim. Sinematografi ödülünü True Grit’in kucaklayacağını düşünsem de Black Swan ve The King’s Speech’in bu konuda oldukça iddialı ve güçlü birer rakip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. (Gerçi geçen sene Avatar’a verilen bu ödül bu sene Inception’a verilirse hiç şaşırmam.) 
Özgün senaryo konusunda en güçlü rakibi Inception‘ı çok rahat alt edebilecek bir film The King’s Speech; lakin Akademi, Christopher Nolan‘dan özür dilemek adına bu ödülü Inception’a verebilir pek ala. Film müziği konusunda -her ne kadar benim gözümde pek başarılı müzikleri olmasa da- The Social Network oldukça iddialı olduğundan kazanma ihtimalini düşünmezken ses miksajı kategorisinde büyük şans veriyorum. (Evet, Inception da adaylar arasında. Ne olmuş yani?)
Yönetmen Oscarı’nı Tom Hooper‘ın kazanması Akademi’ye duyulan saygının azalmasına sebep olacak, bundan adım gibi eminim. “Başarılı” olanın değil de “zamanı gelenin” ödüllendirileceğini düşündüğümden David Fincher yönetmen Oscarı’nı kucaklarsa hiç şaşırmam; hatta sevinirim. Lakin favorim tabii ki Tom Hooper. (Christopher Nolan aday olsaydı favorim kendisi olacaktı.)

Son olarak 13 Şubat gecesi İngiliz Oscarları olarak kabul gören BAFTA Ödülleri‘nde aday olduğu 12 ödülden 7’sini kucaklayan The King’s Speech, en iyi film ve en iyi İngiliz filmi ödüllerini kucaklayarak en son 1966 yılında karşılaştığımız bir olaya tanık olmamızı sağladı. 4 oyunculuk kategorisinden 3’ünü kucaklayan filmin senaryosu ve müzikleri de ödüllendirildi. Alexandre Desplat’nın BAFTA zaferi ile Uluslararası Müzik Eleştirmenleri Ödülleri’ne 7 dalda aday olması da Oscar şansını bir hayli yükseltiyor.

Oscar’ı alır: En iyi film, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth), en iyi kostüm tasarımı, en iyi özgün senaryo, en iyi sanat yönetimi
Şansı var: En iyi yönetmen, en iyi sinematografi, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Geoffrey Rush), en iyi ses miksajı, en iyi film müziği, en iyi kurgu
Şansı yok: En iyi yardımcı kadın oyuncu (Helena Bonham Carter)
Şimdiye kadar ne kazandı: 5 film, 1 yönetmen, 26 erkek oyuncu (Colin Firth), 3 yardımcı kadın oyuncu (Helena Bonham Carter), 5 yardımcı erkek oyuncu (Geoffrey Rush), 2 senaryo, 1 sanat yönetimi ödülü 
2010 Kişisel Oscar Listem: #1 (9.6/10)
Diğer yazıları Burak Hazine

Pina (2011)

Yeni Alman sinemasının belki de en ünlü siması, dünya sinemasına yaptığı katkılarla...
Devamı

1 Comment

  • Yazara katılıyorum. Akademi, tarih mizansenli filmleri, özellikle İngiltere tarihli olanlara bayılır. Tabii, film de kanımca hakediyor. Colin Firth çok iyi bir performans sergiliyor. Kanımca en iyi yönetmen de alabilir. Teşekkürler Mesih, ancak güzellikler güzellik yaratabilir. Mehmet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir