Fight Club Hakkında

Chuck Palahniuk’ın yeraltı edebiyatına kattığı eserlerden biri olan Fight Club‘ın kitabına başlayıp bıraktığımı dün gibi hatırlıyorum. Bir arkadaşımın fazlasıyla övdüğü kitabı okuduktan sonra filmini izlemeye kararlıydım ama Palahniuk’ın dilini beğenmediğim için -diğer kitaplarında olduğu gibi- Fight Club’ı da kenara koydum. Geçtiğimiz gün filmi izledim de, koymakta haklıymışım.

David Fincher‘ın işleri hep el üstünde tutulur. Kendisi yaşayan en başarılı yönetmenlerden, buna şüphe yok. Se7en filmi ile yaşadığı büyük çıkışı, Fight Club ile sürdüren; Zodiac, Benjamin Button derken geçtiğimiz sene belki de en vasat filmi The Social Network ile Oscar’a hiç olmadığı kadar yakınlaşan Fincher’ın filmlerini zevkle izlediğim söylenemez. Aralarında en farklı konseptte ilerleyen Benjamin Button’ın başarılı bir film olduğunu kabul ederim sadece; kalan filmleri benim için pek bir şey ifade etmez. Bunun sebebi olarak muhtemelen filmleri ve vermek istediği mesajları anlamadığımı öne sürebilirsiniz ama cevabım hazır: Her anlaşılabilen mesaj iyi değildir. (Hele ki Se7en’ın bende yarattığı hayal kırıklığını kimse tamir edemez.)

Bir toplulukta sinema muhabbeti dönerse Fight Club’ın adı bir şekilde geçer. Nedenini artık hiçbir şekilde anlayamadığım biçimde insanlar filmi öve öve bitiremez. Gerçi muhabbet ilerledikçe bu kişilerin, malum filmi sadece aksiyonundan ötürü sevdiklerini de anlıyorum -o ayrı.

Fight Club’ın bir felsefesi varmış. Evet, o felsefeyi film çok güzel anlatıyor ve seyirciye yansıtıyor. Filmi ve vermek istediği şeyi yakalamak hiç de zor değil, bu konuda Fincher’ı ciddi anlamda tebrik etmek lazım zira kitapta pek bir şey anlamamıştım ben. Sorun felsefesin olmasında ya da nasıl dile getirildiğinde değil, sorun felsefenin içeriğinde. Bir takım şeylerden yoksun ve içindeki eksiklikleri farklı şekillerde gidermeyi başaran, yavaş yavaş yayılan bir topluluğun bir süre sonra zıvanadan çıkışına dayatılan bir felsefenin kabul edilebilirliği tartışılır/tartışılmalı.

Biraz daha sinemasal bakarsak, diğer Fincher filmlerinde olduğu gibi güzel bir kurguyla ilerleyen filmde oyunculuklar –Brad Pitt‘e rağmen- başarılı. Edward Norton‘ı pek beğenmesem de ilk defa bir filmde olumlu ve yakışıklı(!) buldum performansını ve kendisini. Toplamda 5 dakika bile gözükmeyen Jared Leto‘nun da filmde niçin olduğuna dair bir fikrim yok. Güzel senaryolaştırılmış, akıcı anlatıma sahip bir öykü ve başarılı çekimlerle film teknik anlamda oldukça tatmin edici. Zaten beğenmediğim yanı öykünün kendisiydi, diğer ögeler oldukça başarılı işlenmiş.

Sinema kültürünü birkaç yüzbin kişinin verdiği oylarla oluşan IMDb puanlarına göre oluşturan insanların öve öve bitiremediği, anlamsız felsefesini göklere çıkardığı bir film olarak Fight Club’ın artık -biraz- balon olduğuna inanıyorum. Top 250 listesinde 14. sırada olması bir filmi iyi yapmıyor, bunu kendimce bir kez daha kanıtladım sanırım. Ha, izlenemez boyutta mı? Kesinlikle hayır. Fincher’a olan sempatimi arttırdığı kesin. Ama kimse bana Fight Club ve felsefe ikilisini yan yana kullanarak gelmesin bundan sonra.

Diğer yazıları Burak Hazine

Kung Fu Panda 2 (2011)

İlk filmi oldukça ses getirdikten ve beğenildikten sonra, aradan iki yıl geçmesine...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir