Melancholia (2011) Melankoli

Dancer in the Dark, Dogville ve Antichrist gibi filmleri ile ün salan Oscar adayı Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in bu sene Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan yeni filmi Melancholia, yönetmenin sinemasal çizgisinden ödün vermediğini gösteren farklı bir kıyamet filmi. Çeşitli festivallerde izleyicilerle buluşan film, Trier’in karanlık iç dünyasının günümüz yansımasını gözler önüne seriyor.

Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg) isimli iki kız kardeşin odağında olan film, her bir kız kardeşi ön plana çıkaran iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kısaca Justine’in düğününü izliyoruz. Trier’in vazgeçemediği imgelerden olan huzursuzluğun domine ettiği aile karmaşasını bir kez daha izlediğimiz ilk yarı, Justine’inkıyameti üzerinde duruyor. Dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia gezegeninin Justine üzerindeki etkileri, yönetmenin astrolojik felsefeler konusunda değinmek istediği noktalardan sadece bir tanesi aslında. İkinci bölüm olan Claire’de ise Justine’in ablasının ailesinin kıyameti ve ilk bölüme nazaran korku ve ürperti temasının üstünde duruluyor. Aile içi yalanlar, ihanetler ve bencillikler ile 135 dakika sonrasında ise gözler kapanıyor.

Melancholia’nın benzerlerinden farklı olan pek çok yönü mevcut. Trier’in sinema anlayışı, tekniği ve sanatının tamamen farklı olmasının yanında senaryonun içeriği ve hikayenin gidişatı da herhangi bir felaket filminden çok farklı. Geniş bir topluluktan ziyade toplumun en küçük sosyal yapısına, aileye odaklanan filmde söz konusu aile bireylerinden herhangi birinin önemi ise diğerlerinden daha fazla değil. İki farklı bölümde işlenen ana karakterler belli olsa da aslında Melancholia, dört karakterin kıyametlerini anlatıyor. Film boyunca bu dört karakter dışında hayallerini noktalayan, geleceğin kapılarını kapatan yan karakterlerin de Trier’in olmazsa olmazları olduğunu biliyoruz: Michael’ın Justine’i terk etmesi, Tim’in istediği işi elde edememesi, Jack’in Justine’i kaybetmesi ve niceleri. Her biri, karakterlerin kalan yaşamlarında ciddi etkiler bırakacak neticeler –lakin kastımı filmi izledikten sonra daha rahat kavrayabilirsiniz.

135 dakikanın aynı mekanda geçmesi, dış dünyadan soyutlanmış ve diğerlerini soyutlamaya çalışan karakterler ile bir felaket filmi için halihazırda alışılmışın dışında kareler izleten Melancholia, bu yönüyle de Hollywood’un gişe filmlerine gönderme yapıyor. Beyaz bir kahraman ve derin devlet üzerinden ilerleyen, sonunda Amerika’nın kurtulduğu yüksek bütçeli yapımlara adeta “felaket senaryosu öyle değil, böyle yazılır”dersi veriyor Lars von Trier.

Kirsten Dunst’a Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü getiren Melancholia’da asıl parlayan yıldız benim için Charlotte Gainsbourgoldu. Filmin felsefesini ve karakterinin paranoyasını olabilecek en başarılı şekilde yansıtan Gainsbourg’un, ne yazık ki, karamsar karakterin gerisinde kaldığı için hakkı yendi. 24dizisinin yıldızı Kiefer Sutherland’in de başarılı bir performans sergilediği filmin teknik ve sanatsal yönleri de bir hayli kuvvetli. Prolog kısmında seyirciye film boyunca neler olacağını destansı ve simgesel olarak anlatan Trier’e, sadece bu açılış kısmıyla bile hayran kalmak mümkün. Görüntü yönetmenliğini ödüllü sinematograf Manuel Alberto Claro’nun yaptığı filmin teknik ekibindeki asıl sürpriz isim Simone Grau. Her karesinden sürrealizm ve sembolizm akan, güçlü bir sanatsal yöne sahip Melancholia’da sinemaya dair ilk işini yapan Grau, sektöre böylece güçlü bir giriş yapmış oluyor. Yapım tasarımı, set dekorasyonu ve özel efektleri ile de şapka çıkarttıran filmin en önemli ögelerinden biri şüphesiz ses. Müziği, seyirciyi filmin içine daha çok çekmek için kullanan Trier, miksaj konusuna çok önem vermese de kurgu söz konusu olduğunda ses ögesini öne çıkarmayı seviyor. Bunu, Melancholia’da, prolog kısmı başta olmak üzere heyecan dozunun arttığı her an ve muhteşem finalde rahatlıkla yakalamak mümkün.

Bu sene Avrupa Film Ödülleri’nde 5 adaylık (en iyi kadın oyuncu – Kirsten Dunst, en iyi kadın oyuncu –Charlotte Gainsbourg, en iyi görüntü yönetimi – Manuel Alberto Claro, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen – Lars von Trier) elde eden Melancholia’nın sanatsal kategorilerde Oscar adaylık şansı mevcut. Cannes’ın aksine oyunculuk kategorisinde şans vermediğim filmi vizyonda izlemek isteyenler 13 Ocak 2012’ye kadar beklemek zorunda. Filmden çıktığınızda yaşamı ve varlığı yeniden sorgulayacağınız, korku ve ürpertiyi içinizde yaşayacağınıza ise şüphem yok, -bu da Trier’in gücünü bir kez daha gösterdiğinin alelade bir kanıtı.

Diğer yazıları Burak Hazine

Habemus Papam (We Have A Pope – 2011) Bir Papamız Var

İtalyan sinemasının bu sene en çok ses getiren yapımlarımdan Habemus Papam hem...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir