Hugo (2011)

Bugün Hugo Cabret adında bir çocukla tanıştım. Gizli bir mesaj arıyordu. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmem gerekiyordu. Bu mesaj, onun yolunu aydınlattı –eve dönüş yolunu…

Sonra oyuncaklarım aklıma geldi. Seneler önce sahip olduğum onlarca, hatta yüzlerce oyuncak. Çeşit çeşit, renk renk oyuncaklar. Her birinin işlevi farklıydı, her biri benim şimdi bile aklımın almadığı o geniş hayal dünyamda çok farklı roller üstleniyorlardı. Biri beni dinozorlardan korurken, diğeriyle serin sulara açılıyordum; biri ona hazırladığım yatakta uyurken, diğeri onun başında gece ateşi çıkmasın diye bekliyordu -ve daha niceleri… Şimdi sorsanız nerede olduklarını bilmem, bazen evimize küçük bir misafir geldiğinde bir iki tanesi ortaya çıkıyor. O küçük misafir ısrar ediyor bazen, onunla oynamam için. Ben de dayanamıyorum tabii, kıyamıyorum ve o miniğin dünyasına giriyorum. Kalan bu oyuncaklarda fark ettiğim tek bir ortak özellik var: Hiçbirinin motoru yerinde değil.

Oynamaktan sıkıldığım oyuncaklarımın motorlarını gizlice çıkarıp onlardan yeni şeyler yaratmaya çalışırdım küçükken. Çoğu zaman başarısız olsam da zaferin tadını tüm vücudumda tattığım anları da hatırlamıyor değilim aslında.

Bugün Hugo Cabret adında bir çocukla tanıştım. Saatçiydi kendisi. Yaşı belki 10, taş çatlasa 13. Babasını korkunç bir kazada kaybettikten sonra, ondan kendisine kalan tek şeye adamıştı varlığını. Babası o şeyeotomaton demişti, bir çeşit oyuncaktı aslında o şey. Metalden bir gövdesi vardı ama eğer tamir edebilirse hem babasının hayalini gerçekleştirmiş olacaktı, hem de kendisine tek bir arkadaş bulacaktı.

Önceleri tamir ettiğini sandı Hugo; ama bir şeyler eksikti. Küçük hırsızlıklar yaparken eksiklerini tamamladığı otomaton’un kalbi olmadan onun marifetlerini göremeyecekti. Sonra Isabella çıktı karşısına –aradığı ve aradığını sanmadığı kalpleri yanında getirerek.

Özellikle suç temalı filmleriyle on yıllardır birbirine üstüne kaliteli işlere imza atan yaşayan efsane Martin Scorsese, daha önce hiç denemediği şeylere kalkışırken başkalarının aksine hiç de endişem olmamıştı aslında: Fantastik kurgu, çocuk masalı, beyazperdede üçüncü boyut. O ki Taxi Driver, The Last Temptation of Christ, Goodfellas, The Age of Innocence, The Aviator ve daha nice filmlere imza atmış bir yönetmen; şu devirde önüne gelenin işlediği üç şeyi deneyecekti de ortaya kötü bir iş mi çıkacaktı? Asla. Çıkmadı da. Ortaya çıkan şey ne güzel oldu, ne de iyi. Çünkü biz sinemaseverler buna şaheser adını veriyoruz.

Başlangıç sahnesiyle üçüncü boyutu film boyunca nasıl kullanacağını gösteren yönetmen, bu konuda o kadar –ama o kadar- başarılı ki Avatar gibi bir fenomenin yaratıcısı James Cameron dahi Hugo’yu hayatında izlediği en iyi üç boyutlu film olarak kabul ettiğini dile getirdi. 1930’lu yılların Paris’inin içine dâhil olduğunuz süslü, mistik ve fantastik derecede harikulade bir dünyaya davet edildiğiniz Hugo, hiç şüphesiz Avatar’dan bu yana yapılmış en iddialı üç boyutlu film. Hazır Paris ve 30’lu yıllar demişken zaman ve mekân kavramları üzerinde durmakta fayda var. Woody Allen’ın yine bu sene Midnight in Paris’inde anlattığı sihirli şehrin sokakları ve yapıları, belki üçüncü boyutun da yaptığı katkıyla daha büyüleyici gözüküyor. Scorsese’nin yarattığı Paris, teknolojinin hüküm sürdüğü şu devirde yaşayan herkesi kıskançlıktan çatlatacak cinsten. Oyuncakçısından tut çiçekçisine, tren garının muazzamlığından tut şehrin kar altında kalmış sokaklarına her şeyiyle kendine çeken bir Paris’i bizlere sunan film, fantastik öğelerin de yardımıyla zamanını olabilecek en iyi şekilde yansıtıyor.

Çok çeşitli insan tiplemelerini perdeye yansıtan Hugo’da asıl odak tabii ki bir çocuğun saflığı; saflığının yanında çaresizliği ve cesareti. Kimsesi olmayan o yaştaki bir çocuk için fazla cesur olan Hugo Cabret (Asa Butterfield), hayalinin ve anısının peşinden koşarak atıldığı bu fantastik yolculukta sadece çocuklara değil, yetişkinlere de örnek olan bir karakter bir bakıma. Hugo’nun yanında Isabella (Chloë Grace Moretz)da bu konuda en az Hugo kadar başarılı. Bu iki küçük çocuğun saf dünyasının yanında yetişkinlerin korkuları, nefretleri fakat aynı zamanda sevgileri, filmin ortak atmosferini bozmayacak şekilde anlatılmış. Adını hatırlamadığım –ya da hiç öğrenemediğimiz- istasyon şefi (Sacha Baron Cohen) kötü karakteri oynayan adam gibi dursa da içindeki sevgiyi ve bu sevgiyi neden dışa vuramadığını görünce bu kötülüğe dair bir şey kalmıyor. Georges Melies (Ben Kingsley) ve Mama Jeanne’in (Helen McCrory) başlarda anlam verilemeyen koruyucu ve gizemli tavırları, film ilerledikçe yerini paranoya ve ümitsizliğe bırakıyor. Aslında karakterlerin geneline baktığımızda her birinin geçmişlerinin gölgelerinde yaşadıklarını anlıyoruz. Tek fark, bu gölgenin adı bazıları için korku olurken bazıları içinse umut oluyor.

Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” isimli kitabından uyarlanan Hugo’nun senaryosu ve öykü gidişatı standartlarımın çok üstünde. Fantastik herhangi bir eser için senaryo söz konususu olduğunda oldukça yüksek bir eşiğimin olduğu düşünülürse bu konuda filmin bir hayli başarılı olduğunu kabul etmek gerek. Daha önce Gladiator ve Aviator ile Oscar’a aday olmuş senarist John Logan tarafından ele alınan senaryoda küçük eksikler olduğunu film sırasında düşünsem de 2 saatlik bir maceranın ardından o düşüncemi okyanusun dibine gömdüm desem yeridir. Akıllarda soru işareti bırakmayan akıcı bir hikâyeye sahip olan Hugo’nun bu alanda Oscar adaylık şansının yüksek olduğunu belirtmekte fayda var.

Sadece fragman için bestelediği müzikle bizi kim bilir kaçıncı kez heyecanlandıran efsane müzisyenHoward Shore’un tınılarıyla dolu Hugo, fantastik bir maceranın en güçlü silahlarından olan müziği ile daha filmin ilk başında kendini gösteriyor. Paris’e ve filmin geçtiği döneme uygun müzikleri yaratmakta zaten sıkıntı yoktur, yüzlerce besteci o şehri ve dönemi anlatmıştır hali hazırda. İşin zor kısmı söz konusu müziğe maceracı ruhu katıp şehrin kendisi dışında büyüleyen fantastik öğeleri de doldurmaktır. İşte bu da Shore’un üstesinden çok iyi geldiği bir olgu.

Teknik anlamda benim için Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 ve The Adventures of Tintin’in yanında senenin en tatmin edici filmi oldu Hugo. Scorsese’nin üçüncü boyut konusundaki başarısından zaten söz etmiştim yazımın başında ama kameraların yerleşimi, ışığın yeterliği gibi basit başarıların yanında sanatın kullanımı ve en önemlisi üçüncü boyutun bu kadar fazla ve dolu dolu kullanıldığı bir filmde planlar ve sekansların böylesine iyi ayarlandığı muhteşem bir kurguyu bir araya getirmek her yiğidin harcı değildir. Hele ki bu yiğit, bu tür bir işte yeniyse hiç değildir.

Bugün Hugo Cabret adında bir çocukla tanıştım. Bana her şeyiyle kusursuz olan dünyasını sundu. Sinemanın ta ilk yıllarını anlattı bana. Bugün Hugo Cabret adında bir çocukla tanıştım. Paris’te dolaştığımız iki saat boyunca sinemanın yaşadığım son yılının en büyüleyici anlarını yaşattı bana.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Look of Love (2013) Ateşli Bakışlar

İngiliz bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden biri Michael Winterbottom. Kendisinin düşük bütçeli...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir