Bağımsız Sinema

Published on Ocak 8th, 2012 | by Burak Hazine

0

Albert Nobbs (2011)

Share Button

Televizyon dünyasının beyazperdeye katkılarından biri olan Rodrigo García’nın vizyona girdikleri senelerde ortalama eleştiriler alan filmleri Passangers ve Mother and Child’dan sonraki yeni filmi Albert Nobbs, yönetmenin iyi bir oyuncu kadrosunu arkasına alarak kısa bir öyküden sinemaya uyarladığı senenin dram filmlerinden bir diğeri. İzleyicinin duygularına fazlasıyla hitap eden, insanların uğruna yaşadıkları şeyleri göğsünüzün bir yerlerinde bir şeyleri sıkıştırarak anlatan film, Glenn Close’un şapka çıkarılası performansı ile büyülüyor.

Butik diye tabir edebileceğimiz fakat daha lüks kaçan bir otelde kimliğini gizleyerek ve bir erkek gibi davranarak garsonluk yapan Albert Nobbs (Glenn Close), senelerdir biriktirdiği parasıyla ince hesaplar yapıp hayalindeki tütüncü dükkanını açmayı planlamaktadır. Çalıştığı otelden dikkatsizliği yüzünden atılan Joe (Aaron Johnson) ise yaver giden şansı sonucu Albert’ın çalıştığı otelde kendine bir iş bulur. Oldukça kısa sürede oteldeki hizmetçilerden biri olan Helen (Mia Wasikowska) ile yakınlaşan Joe, Helen’ı da alıp Amerika’ya gitme planları kurmaktadır. Öte yandan oteli boyamakla görevli olan Hubert (Janet McTeer) ise aynı Albert gibi kimliğini gizleyerek erkek kılığında dolaşan fakat evli biriyken Albert’ın durumunu öğrenir. Kurdukları hayal sonucu Albert, Helen ile evlenecek ve rüyalarına kavuşacaktı. Tek sorun aslında kadın olduğunu Helen’a nasıl söyleyeceğiydi. Fakat Albert, ölüm uğruna hayalinden vazgeçmedi.

İnsanlar ne uğruna yaşıyor? Albert Nobbs’u izlediğiniz iki saatlik süre boyunca aklınızı kurcalayan bu soru, Albert’ın küçük hayalleri peşinde nelere katlandığını ve sonunda tüm bunların ona neye mal olduğunu, vakti zamanında hayatta kalabilmek için yaşam tarzını ne şekilde değiştirdiğini gördükçe izleyenin canını sıkıyor. Diğer taraftan Hubert’ın, Helen’ın ve diğer hizmetçilerin de aynı şekilde sadece hayatta kalabilmek için üst sınıfın boyunduruğu altında ne hallere düştüğüne tanık oluyoruz. Ne için? Hiç. Can sıkıyor dedim çünkü kendinizi cidden iyi hissetmiyorsunuz Albert Nobbs’u izlerken. Aynı bu sene Tate Taylor’ın 60’lardaki Amerikan siyahi köle düzenini anlatarak duygularımızı sömürdüğü The Help’te olduğu gibi seyirciyi karakterlerin çaresizliği ile kendine çekmeye çalışan bir film Albert Nobbs. Bu amacını çok da iyi başarıyor çünkü aynı The Help’teki gibi güçlü diyaloglara ve yine güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip.

Bu performansı ile kariyerindeki altıncı Oscar adaylığını elde eden Glenn Close, kadın oyuncuların genelinin başarılı işleriyle ortalıkta dolaştığı 2011 sezonunun derin performansı ile göz kamaştırıyor. Karşı cinsten birini, geçmişinin gölgesindeki ürkekliği ile harikulade yansıtan oyuncu filmi izlemeden önceki beklentilerimin çok daha üstünde bir başarı yakalamış bu rolüyle. Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığında ve müziklerine yazılan sözlerde de imzası bulunan Close, hiç şüphesiz kariyerindeki en zor patikalardan birinden geçti. Ne güzeldir ki bu işten alnının akıyla çıkmayı başardığını görüyoruz filmi izledikten sonra. Mia Wasikowska’nın gittikçe daha da parlayan yıldızının kendisine verdiği güçten olsa gerek rolüne oldukça iyi adapte olduğuna tanık oluyoruz. Çeşitli yapımlarda yan rollerde karşımıza çıkan Maria Doyle Kennedy’nin de göz önünde bulunmayan performansını oldukça beğendiğimi söylemem gerekir. Aynı Nobbs gibi bir diğer kadından-erkek-karaktere hayat veren Janet McTeer ise Glenn Close kadar olmasa da altında bulunduğu yükün hakkını vermiş. Belki bu hikaye Nobbs’un acıklı hikayesi diye McTeer’ın performansı için “kadar olmasa da” tabirini kullandım ama objektif gözlerle baktığımızda usta oyuncunun aslında Close’dan alta kalır yanı olmadığını da görüyoruz. Kendine daha çok güvenen, daha maskülen ve daha ciddi bir karaktere bürünen McTeer, bu yönleriyle Close ile karşılaştırılmayı hak etmiyor belki de. Bir tarafta ürkek bir kadından-erkek dururken diğer tarafta daha kendinden emin bir karakter var karşımızda. Ortak tarafları ise birbirlerini tamamlayıcı olmaları ve kendilerine saygı duydurtmalarından başka bir şey değil. Bu karşılaştırmada bahsetmek istediğim bir şey var ama. İki karakterin kadın kıyafetlerini giyip deniz kenarında küçük bir yürüyüşe çıkmaları ve Albert’ın kendini bir kez olsun kadın gibi hissetmesi kelimelerle anlatılmayacak derinliklere iniyor ve iki oyuncunun bu yabancılık rollerinde zirve yaptıklarını gösteriyor. İşte o sahnede bu ikilinin ne kadar büyük birer işe, ne kadar zorlu birer performansa imza attıklarını rahatlıkla anladım.

George Moore’un kısa öyküsünden sinemaya uyarlanan filmin senaryosu, belki de konusu gereği benden geçer not aldı. Diyaloglarını tatminkar bulduğumu söyleyebilirim. Dönemin zevkini ve hissini yansıtan kostümler ve mekanlar da bir hayli güzel tasarlanmış. Böylesi bir dönem filminde sanatın harikulade olması zaten artık bir zorunluluk haline geldi. Aynı The Iron Lady’de Meryl Streep’i tamamen başka bir kılığa soktukları gibi Glenn Close’dan da tamamen yeni bir insan yaratmayı başaran makyaj konusunda da film üstünlüğünü kanıtlıyor. Sadece Close açısından değil, McTeer’ın aynı teknikle yapılmış makyajı ve Wasikowska’nın dertten çökmüş suratındaki oynamalarla da bu övgüyü hak ediyor makyözler.

En iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu (Janet McTeer) ve en iyi makyaj kategorilerinde Oscar’a aday gösterilen Albert Nobbs, ne yazık ki önceden de belirttiğim gibi kadın oyuncuların kırmızı bayrağı taşıdığı bir senede vizyona girmesi dolayısıyla çok göz önünde olamadı. Glenn Close’un bu ustalık işinin taçlandırılmayacağını bilmek içimi acıtsa da hem iyi bir dram öyküsü olması sebebiyle hem de güçlü performanslarıyla benden geçer not aldı Albert Nobbs. Amerika’da geçtiğimiz cuma günü vizyona giren filmin Türkiye vizyon tarihi hakkında henüz bir bilgi yok. Yine de durgun durum öykülerini seviyorsanız ileride bu filmi rahatlıkla izleyebilirsiniz –en olmadı Glenn Close’u bir kez daha selamlarsınız.


Yazar Hakkında

İstanbul’da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra öğrenimini sinema üzerinde devam ettirmek istediyse de 6 sene sonunda tıp doktoru oldu. Biletsiz.com ve Sinema Kulübü‘nde yazdı. 2 sene süren Blogger macerasını sonlandırarak Sinematopya'yı kurdu. Şimdilerde ise junior bir hekim. Bir yandan mesleğini icra edip bir yandan da sinema konusunda kendini geliştirmeyi hedefliyor. E-posta: info@sinematopya.com



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑