Never Let Me Go (2010) Beni Asla Bırakma

Müzik tarihinin en önemli isimleri için çektiği video klipler ile kendini bu camiada tanıtan Mark Romanek; Michael Jackson’ın yüksek bütçeli klibi Scream’den Madonna’nın Bedtime Story’sine, R.E.M. ve Red Hot Chili Peppers gibi önemli grupların videografilerindeki önemli kliplere kadar pek çok başarılı işlere imza atmıştı. Sinema dünyasına adım atmak için bir hayli uzun süre bekledikten sonra zamanında Danny Boyle’un The Beach ve 28 Days Later gibi adını duyurmuş filmlerinin senaryosuna imza atan Alex Garland ile birlikte işbirliği yapan Romanek, geçtiğimiz senenin en iddialı bağımsız filmlerinden birini sinema seyircisinin beğenisine sundu.

Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Never Let Me Go, en basit tabiriyle imkânsızın hikâyesini anlatıyor. 1952 yılında insan ömrünü 100 yılın üstünde tutmak amacıyla tıp dünyasında yaşanan gelişmeler sonucu amacı sadece kopyalandığı kişiye ileride organ donörü olmak üzere insanlar üretilir. 1970’li yıllarda, bu üretilen insanların yetiştirildiği ve dış dünyadan somutlandığı bir zamanda, Hailsham isimli bir okulda başlayan hikaye Kathy H. (Carey Mulligan), Tommy (Andrew Garfield) ve Ruth (Keira Knightley) isimli üç arkadaşın yaşamlarından üç döneme odaklanıyor. Neden ve nasıl var oldukları hakkında hiçbir fikri olmayan üç çocuğun masum aşk öyküsünün ardından 18 yaşını doldurmaları üzerine Hailsham’den ayrılmaları ve dış dünyaya daha yakınlaşmaları üzerine işler gittikçe daha karmaşık bir hal alır. Üç arkadaşın yaşamlarındaki üçüncü dönem ise artık organlarını bağışlamaya başladıkları ve birbirleri ile dürüstlük oyunu oynadıkları son ve üzücü dönemdir.

Filmin başlarında Hailsham’daki çocukları korkutmak amacıyla yapılan her eylem seyirciyi ürpertmek için başlı başına bir sebep olarak karşımıza çıkıyor. Bu eylemler birer ceza ya da kişiye zarar verme şeklinde olmasa bile –her ne kadar kendileri birer insan olarak görülmese de- bireyin haklarını kısıtlayıcı ve engelleyici olmaları dolayısıyla kabul edilemez derecede. Çitin ötesi kavramı bile başlı başına bir korku hikayesi olabilecekken, dışa dair her şeyden bihaber olan bu çocukların tüm söylentilere kayıtsız şartsız inanmaları elbette herkesin mantıkla karşılayabileceği bir durum. Zaten asıl olay da bu noktada başlıyor: Bir anneden biyolojik ve doğal yollarla doğmayan bir bireyin diğerlerine kıyasla ne gibi haklara sahip olabileceğini düşündürtüyor bizlere Never Let Me Go. İşin ilginç yanı ise kimsenin bu duruma karşı bir harekette bulunmaması zira film bu noktada Spielberg’in Artificial Intelligence’ını andırıyor. Bildiğiniz üzere A.I.’da da kimse robotların gözünden dünyaya bakma gereği duymazken robotlar da kendilerinin normal insanlarla bir olduğuna dair bir düşünce taşımıyorlardı. Aynı şekilde Never Let Me Go’da donörlerin her biri kaderlerini biliyor ve buna karşı koymak için bir adımda bulunmuyor. Ya da birkaçı hariç.

İşte bu sırada olaya filmin bir diğer yönünden bakmak gerekiyor. Masumiyet ve inanç; umut ve hayal kırıklığı. Gerçek aşkı buldukları zaman organ bağışı prosedürünün bir süre erteleneceğine inanan insanlar. Yazının başında demiştim ya, imkânsızın öyküsü diye. Burada devreye giriyor bu öykü, tam bu noktada. Bir yanda hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiği şeylerin peşinde sadece aşık olduğu erkek uğruna ilerleyen bir kadın, diğer yanda ise sadece bencilliği ile seneler sonra gelen hisleri sömüren bir erkek.

Sadece filmin sonundaki haykırış sahnesi için bile sayısız ödülü hak eden Andrew Garfield, hiç şüphesiz Never Let Me Go’nun en büyük artısı. Geçtiğimiz sene The Social Network ile adından bir hayli söz ettiren Garfield’ın bu filmde seyirciye sunduğu olgun performans, Network’teki kandırılmış arkadaş imajına göre kat be kat yükseklerde. Filmde niçin var olduğunu anlamadığım Keira Knightley ise kariyerinin en vasat performanslarından birini sergilerken normalde pek sevmediğim Carey Mulligan yapabileceğinin en iyisini yapmış gibi. Mulligan’ı bu gibi filmlerde, bu gibi rollerde görmemiz gerektiğini düşünürdüm hep; bu iddiam bir kez daha kanıtlandı kafamda.

Filmin pek çok festivalden ödülle dönen senaryosu hakkında kitabı okumadığım için sağlıklı bir yorum yapamayacak olsam da ilginç öyküsünden ötürü hakkını vermek lazım. Diyalogları bir hayli güçlü olan senaryoda seyirciyi filmde tutmak için gerekli olan öğeler de yerli yerinde kullanılmış. Bu noktada değinmem gereken bir diğer şey ise kurgu. Üç farklı zaman diliminde, zaman zaman gidiş dönüşlerle ilerleyen filmin çekiciliği, senaryo kadar editörün başarısına da bağlı. Yine de vasatın üstü diye değerlendirebileceğim kurgunun böyle bir filmde ne kadar iyi olabileceği de tartışılır zira durgun dramlarda kurgu pek de öne çıkan bir teknik öğe değildir. Öne çıkması gereken bir şey varsa bu, sinematografidir elbette ve görüntü yönetmeninin Never Let Me Go’da seyirciye sunduğu fotografik kesitler tam da filmin atmosferini yansıtacak ve seyirciye oynayacak cinsten. Bir dönem filmi olarak yapım tasarımı konusunda iddialı olduğunu, yine aynı şekilde dram yapıtlarının olmazsa olmazı müziklerinin yerindeliğini belirtmekte fayda var.

Dünya prömiyerini Telluride Film Festivali’nde yaptıktan sonra Toronto Uluslararası Film Festivali’nde de gösterilen Never Let Me Go, bir ilk film için oldukça iyi sayılabilecek bir başarı yakaladı. Son dönemin gözde oyuncularından oluşan kadrosu, ilgi çekici hikayesi ve teknik anlamdaki ortalama üstü başarısı ile başta sinema eleştirmenleri olmak üzere pek çok çevrenin beğenisini kazanan film, kazandığı önemli ödüller ile de geçtiğimiz sene adından sıkça bahsettirdi. Birden fazla soru işaretini kafalara kazıyan, varlık felsefesine yaptığı yeni bakış açısı ve etik kavramını sorgulatan senaryosuyla 2010’un en saf ve özgür filmlerinden Never Let Me Go. Aşkın ve yaşamın savaşını başkaları adına vermek ve insanlığınızı, başkalarının insanlığını sorgulamak için birebir; masumiyet ve inayetin ise sonuçsuz kaldığı hüzünlü bir yapım duruyor karşınızda.

Diğer yazıları Burak Hazine

32. İstanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar Ödülleri

İstanbul Film Festivali kapsamında bu yıl sekizincisi Efes sponsorluğunda düzenlenen Köprüde Buluşmalar,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir