Sense and Sensibility (1995) Aşk ve Yaşam

18. yüzyıl İngiliz edebiyatının güzide örneklerini veren Jane Austen’in her romanında olduğu gibi İngiltere’nin yaylalarındaki sansasyonel aşk hikayelerine tanıklık ettiğimiz Sense and Sensibility aynı zamanda yazarın basılmış ilk romanı olma özelliğini taşıyor. 1995 yılında Emma Thompson’ın sinema uyarlamak için harekete geçtiği ve uyarladığı bu senaryoyla sayısız ödül kazandığı roman, Oscar ödüllü yönetmen Ang Lee’nin ellerinde iki saatten uzun ve çıktığı dönem için paha biçilemez, günümüz içinse sıkıcı bir aşk hikâyesinden başka bir şey olmayan bir klasiğe dönüşüyor.

Türkçeye Kül ve Ateş olarak çevrilmiş romanın ismi, aslında yaşamlarından bir kesit izlediğimiz iki kız kardeşin durumunu anlatıyor. Sense Marianne Dashwood (Kate Winslet) veSensibility Elinor Dashwood (Emma Thompson), babalarının ölümü sonrasında üvey erkek kardeşlerinin evlerine el koymasıyla yıkılır. Anneleri (Gemma Jones) ve küçük kız kardeşleri ile bir yazlık eve yerleşen bu iki kız kardeş, zamanla iki farklı erkeğe gönüllerini kaptırırken onlara gönlünü kaptıran erkek sayısının ikiden fazla olduğunu anlarız. Marianne’in aşık olduğu John Willoughby (Greg Wise) ve Elinor’un gönül yarası Edward Ferrars (Hugh Grant) bu iki kardeşle, tabiri caizse, gönül eğlendirip daha sonra başkaları ile evlenme kararı alırken Marianne’e aşık olan Christopher Brandon (Alan Rickman) ise aşkına karşılık bulamaz. Daha sonraları J. Willioughby’nin, Brandon’ın oğlu olduğunu öğrenmemizle başlayan karışık hikaye, bir anlığına Marianne’in öleceğini düşünmekle geçse de en sonunda bir şekilde herkesin mutlu olacağı şekilde sonlanıyor. Dalga geçer gibi, bol spoiler içeren bir özet oldu, değil mi? İnanın ben bunları yazarken bir hayli eğlendim çünkü 130 dakikalık bu filmi izlerken neler hissettiğimi bilemezsiniz (demeyeceğim çünkü bu yazının amacı da tam olarak o.)

Seneler boyunca orta çağ İngiltere’sine dair sinema deneyimlerine katlanmış ve bazılarını beğenmiş bir seyirci kitlesiyiz biz. Atonement gibi başarılı, Pride and Prejudice gibi boş, Persuation gibi sıkıcı pek çok örneklerine rastlayacağımız bu sansasyon öykülerinin başlangıç noktası olan Sense and Sensibility, çıktığı sene adından bir hayli bahsettirmişti. Aslında nasıl ki tarihi olayları yorumlarken o günün şartlarına göre değerlendirme yapıyoruz, filmleri yorumlarken de aynı taktiği izlememiz gerekiyor. Ben ikisini de deneme taraftarıyım çünkü eminim bu filmi 4 yaşımdayken bana izletselerdi şu an bu yazıyı okuyor olamazdınız.

Oscar ödüllü oyuncu Emma Thompson’ın sinemaya uyarladığı, hatta bu uyarlama ile söz konusu Oscar heykelciğine kavuştuğu Sense and Sensibility, yukarıda da belirttiğim gibi sinema seyircisinin pek şahit olmadığı bir örneği sunmuştu o sene. Film o kadar beğenildi ki en iyi film dahil 7 dalda Oscar’a aday oldu. Brokeback Mountain’ın ünlü yönetmeni Ang Lee’nin tanınmasını sağlayan film, gerek yapım tasarımı ve kostümleri, müzikleri gibi teknik anlamda; gerekse zengin ve iddialı oyuncu kadrosu ile beklenenin de üstünde bir başarı yakaladı. Herkes Sense and Sensibility’nin adının zarftan çıkmasını beklerken en iyi film Oscar’ı Braveheart’a gitmişti; BAFTA ve Altın Küre’nin aksine. Kısaca bundan 15 yıl öncesi için her şeyiyle özgün ve harikulade bir yapımdı S and S.

Bugün için baktığımızda ise, belki de böylesi dramatik aşk hikâyelerinden bıktığımızdan ötürü vakit kaybı bir film görüyoruz ekranlarda. Ağır giden temposu ve gereksiz uzunluğuna dönemin abartılı dili ve kasınç diyalogları da eklenince çekilmesi güç bir 2 saatle karşı karşıya kalıyoruz. Her ne kadar Alan Rickman ve Emma Thompson gibi iki muhteşem oyuncunun şapka çıkarılası performanslarına tanık olsak da Kate Winslet gibi geleceğin (ve şimdinin) en büyük oyuncularından birinin yapmacık ve itici işine de maruz kalıyoruz. Lakin filmi tüm kadrosuyla değerlendirmemiz gerektiğinde ortalamanın bir hayli üstünde bir başarı gördüğümüz de kesin.

Daha film başlarken kulaklarımıza huzur getiren ezgileriyle Patrick Doyle ve neredeyse her dönem filminde olduğu gibi başarılı olan görüntü yönetimine yine her dönem filminde kendini gösteren kostüm ve yapım tasarımı –kısaca sanat yönetimine dair her şey katılarak teknik anlamda kayda değer bir başarı yakalıyor Sense and Sensibility. Crouching Tiger, Hidden Dragon ve Brokeback Mountain’daki olgunluk dönemlerine nazaran daha vasat olan Ang Lee’nin yönetmenliği ise kendini belli ediyor desem yalan olur zira film, biryönetmen filmi olmaktan çok uzak.

Özellikle senaryo olmak üzere aday olduğu her kategoride ödüllerin pek çoğunu toplayan bu film, zevklerin ve ihtiyacın; duyguların ele alınışının değiştiği günümüzde çoğu sinema seyircisine hitap etmeyecek olan bir klasik; yaşanan her türlü garipliğe sadece sesini çıkarmadan boş bakışlarla tepki veren, her şeyi kadere bağlayan insanların hikâyesini izlemek isteyenler içinse bulunamayacak bir cevher. Bana kattığı en büyük şey ise Alan Rickman’ın ne kadar büyük ve kıymeti bilinmeyen bir oyuncu olduğundan başka bir şey değil.

Dipnot: Çok alakasız olarak belirtmek istiyorum ki ünlü İngiliz oyuncular bir araya geldikçe “Bu diyarlarda başka oyuncu mu yok?” tepkisini vermekten kendimi alamıyorum zira Sense and Sensibility’de de Harry Potter’ın o dönemler yaşayan oyuncuları tam kadro hazır beyazperdede bizi selamlamışlar.

Diğer yazıları Burak Hazine

En İyi 10 Animasyon

Son 10 yılda çıkan filmler için bestelenen 10 favori şarkımı listeleyerek başlattığım...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir