The Girl with the Dragon Tattoo (2011) Ejderha Dövmeli Kız

Stieg Larsson’ın tüm dünyada milyonlar satmış Millenium üçlemesinin ilk romanı olan Män som hatar kvinnor (tam çevirisi kadınlardan nefret eden adamşeklinde) ya da hepimizin bildiği şekilde The Girl with the Dragon Tattoo, 2009 yılında Danimarka doğumlu yönetmen Niels Arden Oplev tarafından sinemaya uyarlanmış ve çeşitli çevrelerce bir hayli beğenilmişti. Noomi Rapace’ın efsaneleşen performansı ile BAFTA dahil pek çok ödül kazanan film, Larsson’ın kitabına bağlılığı ve aksiyonu bol gidişatı ile sinemaseverlere son zamanlarda tanık olmadıkları bir takım heyecanlı anları yaşatmıştı.

En son geçtiğimiz sene sosyal ağ Facebook’un kuruluş hikayesini –pek çoğuna göre- epik bir şekilde anlatan David Fincher, vakti zamanında Zodiac, Se7en gibi polisiyeler ve The Fight Club gibi aksiyon filmleriyle ucuz Hollywood adrenalin pompalarından farklı deneyimler sunuyordu izleyicilere. Şahsen yapımlarını pek sevmediğim, hatta tarzını tamamen değiştirdiği The Curious Case of Benjamin Button’ın favori filmim olduğu David Fincher, 90’lar ve milenyumun en çok ses getiren filmlerine imza atarak yaşayan en büyük yönetmenlerden olduğunu göstermişti. Kendisini sevmem pek, evet; daha doğrusu yaptığı yönetmen filmlerini sevmem. Belki de bu sebeptendir ki o italik kategoriye girmeyen tek filmi olan Benjamin Button’a bayılmıştım. Ta ki bugün The Girl with the Dragon Tattoo’yu izleyene kadar.

Şimdiye kadar kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde hali hazırda çekilmiş bir filmi Hollywood’a taşıyan Fincher, Dragon Tattoo’nun haberini sinema dünyasına saldığında sektör ikiye bölünmüştü. Bir grup bu kararı olumsuz karşılıyordu çünkü bir yeniden çevrimin ne kadar başarılı olabileceği daha önce sayısız kez kanıtlanmıştı ve gerçekleşmesi dahilinde The Social Network sonrasında Fincher’ın kariyeri için doğru olmayacak bir süreç başlayacaktı. Diğer grup ise yönetmenin geçmişte çektiği polisiye-aksiyon örneklerinden ve yönetmen sinemasının güçlü isimlerinden olmasından yola çıkarak Fincher’ın kararını desteklemiş ve Dragon Tattoo’nun 2009 versiyonundan daha iyi bir sonucun ortaya çıkabileceğine inanmıştı. En sonunda bundan birkaç ay önce tüm soru işaretleri ortadan kalktı. Herkesin karşısında daha iyi bir Dragon Tattoo vardı.

Bir roman olarak ince detaylar ve okuyucunun dikkatini gerektiren sivriliklerle dolu olan The Girl with the Dragon Tattoo, Oplev’in elinde bir klasiğe dönüşürken Fincher’ın elinde olabilecek en iyi şekline bürünüyor. Gazeteci Mikael Blomkvist’in (Daniel Craig) İsveç’in en zengin ve köklü ailelerinden birinin geçmişin gölgesinde kalmış bir sırrını çözmek üzere görevlendirildiği ve daha sonra yardım amaçlı her konuda marjinal dedektif(!) Lisbeth Salander’la (Rooney Mara) iş birliği yaptığı bol aksiyonlu öykü, Oscar ödüllü senarist Steven Zaillian’ın elinde daha da çekici bir hale geliyor. Geçtiğimiz seneki işini Aaron Sorkin’in ellerine emanet eden Fincher için çok daha iyi bir seçim olduğunu düşündüğüm Zaillian, Sorkin gibi kaotik diyaloglardan kaçınıyor ve hikayeyi yalınlıkla karmaşa arasında ustalıkla tutuyor. Kendisinin bir senarist olarak ne kadar başarılı olduğunu hatırlatmaya hiç gerek yok zira şu an aklınızdan 20 klasik geçirin desem yarıya yakını Zaillian’ın elinden çıkmış olacaktır. Yine The Social Network’te Fincher’a eşlik eden editörler Kirk Baxter ve Angus Wall, plan ve sekansları ustalıkla kesip birleştirerek geçen senekinden çok daha iyi bir iş çıkarmış –en azından ben daha çok beğendim. Network’ün kurgusunun tartışılmaz olduğu bir gerçek olsa da kurgunun tamamlayıcı öğeleri olan sinematografi, yönetmenlik ve senaryonun Dragon Tattoo’da daha iyi olduğunu düşünüyorum. (Yuhalamalar) Filmde özellikle birkaç karede göze batan ve izleyiciyi kendisine hayran bırakan görüntüler Jeff Cronenweth’e ait.

Oldukça geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan filmde oyuncuların bir kısmı filmi daha da güçlü hale getirmek adına Avrupa’nın kuzey diyarlarından seçilmiş. Gerçi İsveç’te, İsveçli insanların hikayesini anlatan bir filmde bu insanların İngilizce konuşmaları garip kaçsa da bunu filmin bir eksik yanı olarak lanse etmenin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Sözüm ona bu geniş oyuncu kadrosunun içinde parlayan yıldız Rooney Mara, sanki ejderha dövmeli kızı oynaması için yaratılmış gibi. Noomi Rapace’ın performansını aratmayan, hatta belki de daha güçlü bir iş çıkaran Mara hiç şüphesiz filmin en etkileyici performansını sergiliyor. Mara’nın The Social Network’te Mark Zuckerberg’in uğruna Facebook’u kurduğu kaltak kızı oynadığını da belirtelim bu noktada. James Bond olarak pek sevmediğim Daniel Craig ise beklediğimin aksine tam bir Hollywood yıldızı gibi parlıyor. Bu sene Oscar’ı Beginners ile kucaklayacağına kesin gözüyle baktığım Christopher Plummer ise film dahilindeki bir diğer yıldız oyuncu.

Filmi izleyenler bilir, açılış sekansı şu ana kadar hiçbir filmde görmediğiniz ve muhtemelen göremeyeceğiniz özgünlükte ve çarpıcılıkta. Epinefrini bol bol salgılatan bir müzik eşliğinde başlayan ve Oscar ödüllü Trent Reznor ile Atticus Ross’un ezgileriyle devam eden filmin bestelerinin ne kadar iyi olduğunu belirtmeye gerek yok. Ama söylemek istediğim şey şu ki Reznor ve Ross’un besteleri sadece film sırasında kulağa güzel geliyor, tek başına dinlendiğinde kişiye pek bir anlam ifade etmeyebiliyor. Biraz komik de olsa filmden sonraki eve dönüş yolculuğumda insanların sükunetiyle ortaya çıkan otobüsün motor sesini bu iki müzisyenin bestelerine benzettim. Bu bir hakaret mi? Değil aslında. Sadece yalın olduklarında kulağıma hoş gelmediklerinin kanıtı.

Peki diyeceksiniz ki, madem bu kadar övüyorsun niçin tam puan vermedin bu filme? Filmin değerlendirmeye aldığım tüm öğelerini ayrı ayrı, bir kısmını da birlikte değerlendirdiğimde her şey güllük gülistanlıkken filmi bütün olarak karşıma koyduğumda bende bu sene We Need to Talk About Kevin, A Separation, The Skin I Live In yahut The Help’in yarattığı etkiyi yaratmadı. Aslında The Girl with the Dragon Tattoo, tür itibariyle bu filmlerin hepsinden ayrı bir yerde. Belki gerilim öğeleri gereği Kevin ve Skin’in yanına koyabilirim ama biraz da zevkime hitap etmiyor polisiye-gerilim filmleri. Eğer bu türü seviyorsanız Dragon Tattoo sizin için geçmişteki tüm örneklerinden farklı ve listenizin üst sıralarında olacağına garanti verebileceğim bir yapım. Gerçi benim 2011’in en iyileri listemde ilk 10’da olacağına şüphem yok: Bir polisiye, gerilim, aksiyon filmine dramın temel bileşenleri ekleniyorsa, hele ki bir tümleşme kalitenin zirve noktasında oluyorsa o film benim için iyidir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oscar’a Doğru #6: The Town, Rabbit Hole, Tangled

Soydukları bankanın müdürüne aşık olan ve bunun mücadelesini vermesi gereken bir hırsız...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir