En İyiler 2011

Published on Şubat 29th, 2012 | by Burak Hazine

2011’in En İyi 50 Filmi

Share Button

Ne seneydi ama!.. (Gülüşmeler) Şaka maka bir sezonu daha geride bıraktık ve o süre zarfında pek çok film ile kah gülüp kah ağladık. Özellikle 2011 sonlarına doğru ve 2012 başında hızlanan sinema sektörü (ki bu zamanlama bir ritüeldir bildiğiniz üzere) şahsen beni bir hayli mutlu etti. Geçtiğimiz iki seneye göre daha kaliteli filmler gördüğümüzü düşünüyorum ve mart başında başlayacak olan yeni sezonda çok daha iyi filmler göreceğimizi umut ediyorum. Hem gişede başarılı olması beklenen, hem de sanatsal yönden güçlü gelen filmler görüyoruz takvime bakınca -yüksek bütçeliler de cabası. 2011’in En İyi 50 Filmi listesi ile karşınızdayız.

Öncelikle belirtmek isterim ki geçtiğimiz sezon izlemek istediğim ama izleyemediğim bazı filmler mevcut. Onları önümüzdeki sezonda izleyip seneye hazırlayacağım listede değerlendirmek istiyorum: Bullhead, Habemus Papam, Mysteries of Lisbon, Paradise Lost 3: Purgatory, Win Win, Tambien la Iluvia, Faust, Footnote, Guildty of Romance, Hell and Back Again, If a Tree Falls: A Story of the Earth Liberation Front, Jane Eyre, Project Nim, Rampart, Senna, The Flowers of War, The Turin Horse, Weekend, Of Gods and Men, Bir Zamanlar Anadolu’da. 

Bu filmlerin her biri önemli eleştiriler ve ödüller almış başarılı sayılan yapımlar. Ne yazık ki vakit sıkıntısı yaşadığım için izleyemedim her birini -Bir Zamanlar Anadolu’da’yı izleyememe sebebim çok başka. Eksikliğini ciddi derecede hissediyorum ama olan oldu bir kere. Oscar Ödülleri’nin dağıtılmasını bekledim bu listeyi yayınlamak için ve daha da erteleyemeyeceğim. Umuyorum bu başarılı filmlerin her biri gelecek seneki listede kendilerine hak ettikleri yerleri bulurlar.Aslında bu filmleri izlememiş olmam, listenin özellikle son kısımlarında bozukluk yarattı. Eminim ki yukarıda yazdığım filmlerin çoğu bu listeye rahatlıkla girebilirdi. Yine de benim tatmin olduğum (zaten ben hazırladım, kendi zevkim; bir zahmet tatmin olayım) bir sıralama oldu. Şunu da vurgulamak istiyorum; sizin beğendiğiniz ve listede olmayan, listede olan ama sizin beğenmediğiniz yapımlar elbette var. Bu ne sizi, ne de beni sinemadan anlamayan, zevksiz birer sinemasever yapmaz. Listedeki filmlerin her biri için ayrı ayrı yaptığım değerlendirmeleri okumak için filmin ismine tıklamanız yeterli. Ayrıca değerlendirmelerde 5 üzerinden verdiğim puanlarla bu listedeki sıralama arasında bir bağ göremeyeceksiniz/kuramayacaksınız. Listenin bu hali, biraz daha kişiselleştirilmiş bir versiyon diyebiliriz. Onu da şimdiden belirtmiş olayım. Hadi bakalım, başlıyoruz…

50. Hanna

“Pride & Prejudice ve Atonement gibi romantik dram filmlerinin yönetmeni olan, şimdilerde Anna Karenina’yı beyazperdeye uyarlayan yönetmen Joe Wright’ın yüksek beklentiler eşliğinde sinema salonlarında gösterime giren aksiyon filmi Hanna; Saoirse Ronan, Cate Blanchett ve Eric Bana gibi Hollywood’un üç başarılı oyuncusunu bir araya getiriyor. 2009 başlarında Danny Boyle’un çekmeyi planladığı ama daha sonra vazgeçtiği, daha sonraları yönetmen koltuğu için Alfonso Cuaron’un isminin anıldığı fakat en sonunda Joe Wright’ta karar kılınan Hanna, senarist Seth Lochhead’in uzun süren çalışmalarının bir sonucu…”

49. Extremely Loud & Incredibly Close

“Bu seneye kadar yaptığı üç filmle de (Billy Elliot, The Hours ve The Reader) en iyi yönetmen kategorisinde Oscar’a aday olmuş, yaşına başına bakmadan boyundan büyük başarılara imza atmış bir yönetmen Stephen Daldry. Kendisine duyduğum saygı için ayrı bir yazı yazmam gerekebilir ama bu sebepten ötürü her filmini ince eleyip sık dokuyan, yerinde ve zamanında işini yapan birinin gelecekteki projelerine dair de büyük umutlar beslediğimi söylemem gerekir. Böylesi üç başarılı yapıma imza atan bir ismin, muhteşem bir romana nasıl saygısızlık ettiğini görünce bir hayli üzüldüm. Evet, pek çok ülkede çok satanlar listesine girmiş bir kitaptan bahsediyoruz: Jonathan Safran Foer’in 11 Eylül üzerinden bir baba oğul trajedisini anlattığı Extremely Loud and Incredibly Close eserinden…”

48. A Dangerous Method

“2007 yılında çektiği Eastern Promises ile tanıdığım, Viggo Mortensen ile ikili olma yolunda ilerleyen yönetmen David Cronenberg’in yeni filmi A Dangerous Method, psikolojinin iki büyük öncüsü Freud ve Carl Jung’un arasının nasıl bozulduğunu anlatan tiyatro oyunundan beyaz perdeye uyarlandı. Keira Knightley, Viggo Mortensen, Michael Fassbender ve Vincent Cassel’in başrollerinde oynadığı film, izleyenleri bir buçuk saatliğine 20. yüzyılın başlarına götürüyor…”

47. Restless

“…Geçmişte benzerleri işlenmiş bir öyküye sahip Restless, genç oyunculardan oluşan kadrosu ve ideal derecedeki sevimliliği ile beni yönetmenine bir kez daha hayran bıraktı. Uzun zamandır bir filmde çalıştırmadığım gözyaşı bezlerimi de çalıştıran yapım, insana karşısında ne olursa olsun anın tadını çıkarması gerektiğini çok güzel anlatıyor. Sevdiğin birinin ölümünü gün ve gün izlemenin, ölümü onunla birlikte yaşamanın getirdiği zorlukların üstesinden nasıl gelineceği konusuna da başarılı şekilde değiniyor. Senarist Jason Lew, bu öyküyü kaleme alırken 1971 yapımı Harold and Maude’dan etkilendiğini de dile getirmiş. (Her iki film de cenaze takıntısı olan bir gencin, yine bir cenazede tanıştığı karşı cins ile değişen yaşamını anlatıyor.)…”

46. Chico & Rita

“…Daha önce defalarca izlediğimiz bir aşk hikayesini bu sefer hiç olmadığı kadar gerçekçi bir animasyon film ile denediğimiz Chico & Rita, Küba’nın kenar mahallelerinde piyanist olan Chico ve fahişelikle birlikte arada sırada mikrofon başına geçen Rita’nın tanışma hikayesi ile başlıyor. İnişli çıkışlı ilişkileri Rita’nın zengin bir yapımcı tarafından keşfedilmesi ve New York’a gitmesi ile sona eren ikili, gel zaman git zaman bir araya geliyor fakat hiçbir zaman aradıkları mutluluğa ulaşamıyor. Elbette böylesi bir aşk hikayesinin olmazsa olmazı arkadaş kazığı ve zengin adamın hazin sonu gibi artık imgeleşmiş öğeleri de barındıran senaryo, klişeliğin dibine vursa da bir şekilde kendini izlettirmeyi başarıyor…”

45. The Ides of March

“… Hollywood’a sahip olması ve geçmişte yaşadıkları sansasyonlar nedeniyle başkanlık seçimleri pek çok filme konu olmuş ABD’nin politikası hakkında izlemekten sıkıldığınız filmlerden çok daha farklı, çok daha özgün ve çok daha özgür bir film var karşınızda. Eğer fantastik canavarlardan ya da koşuşturma eşliğinde duyduğunuz silah seslerinden sıkıldıysanız, elinizin altında olgun bir seçim olarak duruyor The Ides of March.”

44. Le Havre

“… Kötü oyuncular vardır, rol yapamazlar. İyi oyuncular vardır, kendilerine hayran bırakırlar. Bir de iyi oyuncu olup da rol yapmaması gerekenler vardır; öyle her filmde karşımıza çıkmazlar. İşte o istisnalardan biri de Le Havre. Kaurismäki’nin filmlerinden eksik etmediği André Wilms ve Kati Outinen’nin başrolleri paylaştığı yapımda oyuncular daha önce oyunculuk yapmamışçasına basit ve duru performanslar sergiliyor. Elbette bu yönetmenin bir taktiği ama böyle bir hikayede bu taktik uygulanınca seyirci ister istemez olumsuz düşüncelere yöneliyor. Gerçi oyuncular bu stratejide dahi işlerini haklarıyla yapmışlar, yeteneksiz gözükmeleri kimseyi rahatsız etmiyor, göze dahi batmıyor…”

43. My Week with Marilyn

“Ömrü televizyon ekranına muhteşem yapımlar kazandırmakla geçen Simon Curtis’in beyazperdedeki ilk deneyimi olan My Week with Marilyn, adından da anlaşılacağı gibi bir dönem dünyayı sallamış (ve sallamaya devam eden) kadın oyuncu Marilyn Monroe’nun yaşamının bir dönemine yer veriyor. Gerçek bir öyküsü olan filmi, Monroe’nun dönemlik aşklarından birinin gözünden izlesek de, hatta filmin adı dahi o karakter üzerinden oluşturulsa da ana karakter Marilyn Monroe’dan başkası değil tabii ki. Daha yapımcı ve dağıtımcı şirketlerin logolarının yer aldığı bölümde, yani film başlamadan Weinstein ismini görüyorsunuz ekranda. Harvey Weinstein’ın yıllardır elini attığı her şeyi bol ödüllü yapımlara dönüştürdüğü, vasat filmleri yaptığı reklamlarla izlenebilir kıldığını bilmeyen yoktur. My Week with Marilyn de bu halkanın beyazperdedeki son örneğini teşkil ediyor ama çok şükür ki yalnızca oyunculukları ile öne çıkıyor…”

42. Albert Nobbs

“… İnsanlar ne uğruna yaşıyor? Albert Nobbs’u izlediğiniz iki saatlik süre boyunca aklınızı kurcalayan bu soru, Albert’ın küçük hayalleri peşinde nelere katlandığını ve sonunda tüm bunların ona neye mal olduğunu, vakti zamanında hayatta kalabilmek için yaşam tarzını ne şekilde değiştirdiğini gördükçe izleyenin canını sıkıyor. Diğer taraftan Hubert’ın, Helen’ın ve diğer hizmetçilerin de aynı şekilde sadece hayatta kalabilmek için üst sınıfın boyunduruğu altında ne hallere düştüğüne tanık oluyoruz. Ne için? Hiç. Can sıkıyor dedim çünkü kendinizi cidden iyi hissetmiyorsunuz Albert Nobbs’u izlerken. Aynı bu sene Tate Taylor’ın 60’lardaki Amerikan siyahi köle düzenini anlatarak duygularımızı sömürdüğü The Help’te olduğu gibi seyirciyi karakterlerin çaresizliği ile kendine çekmeye çalışan bir film Albert Nobbs. Bu amacını çok da iyi başarıyor çünkü aynı The Help’teki gibi güçlü diyaloglara ve yine güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip…”

41. Drive

“… Hayatını aksiyon filmlerine adamış insanlarca övgülere boğulan bir açılış sahnesinin ardından yer yer heyecanın arttığı filmde dikkat çeken ilk şey, yönetmenin açılış sekansında kullandığı renkler, fon ve müzik oluyor. 80’ler sonu ve 90’larda Los Angeles’ta geçen –ki filmimiz de bu şehirde geçiyor- polisiye ve aile filmlerini andıran bu üç öğeden müzik, film boyunca aynı hisleri yaşatmaya devam ediyor. Cliff Martinez’in parmaklarından dinlediğimiz besteler herhalde filmin en güzel yanı. Öte yandan Refn’in özenle seçtiği renkler ve kameraların açıları da filmin olumlu taraflarından diğerleri…”

40. Pina

“… Yaptığı sayısız film ile on yıllardır dünya sinemasının saygıdeğer yönetmenlerinden biri haline gelmiş Wim Wenders’ın bu son eseri, aynı yönetmenin kendi gibi yine tüm dünyaca tanınan bir dansçı ve koreograf Pina Bausch’a adanıyor. Çekimlerine Bausch’un ölümü öncesinde başlanan fakat üzücü olay sonrası durdurulmayan filmde seyircinin hem gözüne hem de kulağına hitap eden bir şölen izliyoruz. Rus besteci Igor Stravinsky’nin Bahar Ayini isimli bestesi ile başlayan film Bausch’un Cafe Müller, Vollmond, Kontaktof, Sacre du Printemps gibi eserlerinden çeşitli kesitlerle ilerliyor. Yine ünlü dansçının kurduğu Alman Tanztheater Wuppertal’ın dansçılarının performanslarını izlerken arada bu dansçıların –ki kendileri modern dansın üstatlarından kabul edilir- Bausch hakkındaki fikirlerini, onların Bausch tanımlarını dinliyoruz. Sadece dans tiyatrosunda değil, dış mekanlarda da çekimleri yapılan Pina’nın  bu yönü de takdir edilesi biçimde filmin atmosferine uzak kalmamış. Bausch’un içinde bulunduğu garip duygulanıma tanık olurken kulaklarımızı huzura erdiren müzikler ise çeşitli müzisyenlerin ellerinden çıkma başarılı işlerinden oluşuyor…”

39. Rise of the Planet of the Apes

“Franklin J. Schaffner’ın 1968 yılında beyazperdeye aktardığı Planet of the Apes filminin ardından en son 2001’de Tim Burton’ın komedi amacıyla aynı isimle çektiği filme kadar, belli aralıklarla toplam beş maymun filmi vizyona girdi. Yapım yılları göz önünde bulundurulduğunda bir hayli olumlu eleştiriler alan bu beş filmin ardından yapımcılar, tüm hikayenin en baştan ve daha tatmin edici şekilde anlatılacağı yeni bir seri için kolları sıvadı. Yönetmen koltuğuna bu sefer amatör bir sinemacı olan Rupert Wyatt oturdu, başrollere ise Oscar adayı James Franco, güzeller güzeli Freida Pinto ve muhteşem Andy Serkis getirildi…”

38. Attack the Block

“… Attack the Block ise İngiliz mizahına farklı bir yönden yaklaşan; aksiyonu bol, eğlenceli ve iyi kotarılmış bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Bir grup gencin uzaylılara karşı verdiği amansız mücadeleyi izlediğimiz filmde Hollywood’un uzaylı filmlerinde olduğu gibi karşımıza klişe olaylar ve karakterler çıkmıyor. Bir kere ortada bir kahraman yok. Sonlara doğru yaşananlardan ötürü belki bir iki karakterin ön planda olduğunu söyleyebiliriz ama okyanusun diğer tarafında yapılan filmler gibi daha ilk sahneden dünyayı kurtarmaya ant içmiş birilerini görmediğimiz için film daha samimi geldi bana…”

37. Kari-gurashi no Arietti

“… Aynı zamanda Stüdyo Ghibli’nin kurucusu olan Oscar ödüllü yönetmen Hayao Miyazaki tarafından senaryolaştırılan ve yaratılan Kari-gurashi no Arietti, Miyazaki’nin diğer filmlerinin animasyon departmanında çalışan Hiromasa Yonebayashi’nin ilk deneyimi. Film, aşırdıkları küçük şeylerle yaşamlarını sürdürmeye çalışan ve kendi türlerinde son canlılar olduklarına inanan üç kişilik bir ailenin öyküsü. Bu aileyi özel kılansa tabii ki normal insan boyutundan çok daha küçük, avuç içine sığacak kadar olmaları. Yaşadıkları evdeki insanlara görünmemeye çalışan bu üç yaratıktan küçük kız Arrietty, kendini yanlışlıkla eve yeni gelen hasta çocuk Pod’a gösterir. İnsanlara gözükmek demek, bu küçük yaratıklar için bulundukları evden taşınmak demektir…”

36. 50/50

“… Senarist Will Reiser’ın ilk senaryo denemesi olan 50/50, aslında şimdiye kadar pek çok kez izlediğimiz hasta ama hayata tutunmuş insan öyküsünü ele alıyor. Yine bir benzerini bu sene Gus Van Sant’ın Restless’ında izlediğimiz bu sevimli hikâye denemesi, Restless’ın aksine daha gerçekçi ve olgun duygulara hitap ediyor. Oyuncuların kabul edilebilir derecedeki başarılı performansları ve hikâyenin akıcılığı ile daha da izlenebilir hale gelen film, Seth Rogen’ın karakteri sayesinde güldürmeyi başarırken bitime doğru izleyicinin duygularını sömürürcesine hüzün doluyor. Aslında o duyguya hüzün demek ne kadar doğru olur bilinmez ama belki de bir daha sizi göremeyecek insanlarla ameliyatınız öncesinde vedalaştığınızı düşünüyorsunuz kendinizi Adam’ın yerine koyarak…”

35. Bridesmaids

“… Oyuncuların performansları ile göz doldurduğu gerçeğinin yanında ustaca yazılmış diyaloglar ve komedi unsurları ile türdaşlarından ayrılan bir film Bridesmaids. Karnınız ağrıyana kadar kahkaha atacağınız sokakta gelinlikle ihtiyaç giderme sahnesinden, gülmekten kendinizi alamayacağınız psikopat çocuğa; Annie’nin Nathan’a kendini affettirmek için yaptığı şaklabanlıklardan kostüm provasındaki tuvalet sahnesine pek çok yerde kendinizi iyi hissedeceğinizden şüphem yok. Zira film, adeta kalite ile komediyi birleştirmek adına yazılmış…”

34. Beginners

“… İzleyicinin ilgisini çekmeyi kolaylıkla başaran bir açılış sekansının ardından Oliver’ın, köpeği Arthur ile yaptığı konuşmalar ve Arthur’dan kendi aldığı cevaplar filmi izlerken sizi gülümseten başlıca şeyler oluyor. 80 yaşına merdiven dayamış bir kanser hastasının hayata nasıl tutunduğu, o yaştan sonra ancak istediklerini gerçekleştirebilme arzusu uğruna nasıl hırslı olduğunu izledikçe kendi yaşantınızda yapmakta geç kaldığınız ya da korktuğunuz hayallerinize doğru yelken açıyorsunuz. Öte yandan ilişkileri hiçbir zaman olumlu gitmeyen bir adamın, aynı kendi gibi bir kadın bulmasını; daha sonra onu kaybetmesini ve tekrar bulmasını izliyorsunuz. Hiçbir şey için geç olmadığı, yaşamın bize sunduğu imkanlar çerçevesinde yapılabilecek her hayalin gerçeğe dönüştürülmesi gerektiğine dair çok güzel bir hikaye sunuyor bizlere Beginners…”

33. Contagion

“… Contagion’ı diğer felaket filmlerinden ayıran bir diğer özelliği ise senaryosu ve öyküsünün olabilecek en mantıklı ve gerçekçi şekilde ele alınmış olması. En başından -ya da en sonundan- itibaren malum salgına yol açan ajan, bu ajana karşı geliştirilen tedaviler ve halkın salgına yaklaşımı bir hayli akla uygun. Filmde yaşananları, yine türdeşlerinden farklı olarak halktan ziyade bilim insanları ve yetkililerin gözünden izliyoruz. Bu insanların psikolojisi, dışarıdan gördükleri baskı ve sistemin bir getirisi olarak iç işlerindeki olumsuzluklarla birlikte film, izleyicisine tam manasıyla farklı bir felaket senaryosu sunuyor…”

32. Carnage

“… Tek bir mekanda çekilen komedi filmlerinin son örneği, hatta tümü arasında en iyiler klasmanında zirveye oynayacak olan Carnage, benim komedi adına izlediğim bu sezonun en iyi filmlerinden biri oldu. Filmin senaryosu gereği kısa süresi (75 dakika gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bir uzunluk) boyunca hiçbir şekilde sıkılmıyorsunuz. Yasmina Reza’nın “Le Dieu du carnage (Vahşet Tanrısı)” isimli tiyatro oyunundan filme aktarılmış olan Carnage’ta bu dört bireyin ikili kombinasyonlar halinde ilişkilerini, başlarda düşmanca kesilen tavırları sonrasında komik şekillerde ortaya çıkan birbirlerinin arkasını koruma ve birbirlerine destek çıkma hikayelerini izliyoruz; izlerken de bir hayli gülüyoruz…”

31. Une vie de chat



“… Midnight in Paris ve Hugo’da olduğu gibi müzikleri ile sizi aşıklar şehrinin fantastik sokaklarında geziyor hissi veren Une vie de chat, Hollywood’un perspektifi ustalıkla kullanan, hatta üç boyutlu animasyonlarına oldukça basit çizimleri ile başkaldırıyor. Hırsız Nico ile birlikte dans ederek küçük heyecanlar yaşadığınız, hafife alınabilecek gibi gözüken ama filmin büyüsüyle gözünüzde büyüyen kovalamaca sahnelerinde muhtemelen daha önce görme şansına erişemediğiniz bir deneyim yaşıyorsunuz…”

30. Shame

“… Bir erkeğin seks yaşamına odaklanan bir filmde pek çok kadın oyuncu olacağını tahmin ediyorsunuzdur. Mulligan, Shame’in kadrosu dahilinde o kadın oyunculardan rolü gereği en ön planda olsa da filmi izlerken Sissy karakterinin herhangi bir yan karakterden öteye geçemediğini anlıyorsunuz. Elbette Sissy’nin varlığı seyirciye Brandon’ın yaşadıklarını ve yaşaması gerekenleri aktarmak için gerekli lakin karakter sönük kalıyor bir şekilde. Belki de öyle olması gerekiyor, kim bilir. McQueen’in yahut diğer senarist Abi Morgan’ın filmi izleyenlere göstermek istediği şey budur…”

29. The Help

“… Tate Taylor’ın Kathryn Stockett’in romanından sinemaya uyarladığı The Help, iki buçuk saatlik bir filmin çok zor yaptığı bir şeyi başararak sizi koltuğunuzda tutuyor. Şapka çıkarılası bir ustalığın eseri olan senaryo senenin ve son yılların en başarılı işlerinden biri. Bir bakıma mağdur edebiyatı yapan hikaye, seyirciyi duygu yüklü bir yolculuğa çıkarıp sömürüyor bir bakıma. Ama hiçbir zaman göz yaşı döktüğünüz bir yolculuk kötü değildir, The Help’i izlerken çıktığınız yolculuk da aynen öyle –hatta iyinin de ötesinde…”

28. Tomboy

“Céline Sciamma’nın ikinci uzun metraj denemesi olan Tomboy, çocukluk çağındaki cinsel bunalımları ele alan başarılı bir film. Erkek gibi giyinmekten ve davranmaktan zevk alan 10 yaşındaki Laure’un (Zoé Héran) ailesiyle yeni taşındığı mahallede çocuklara kendini Michael ismiyle bir erkek olarak tanıtmasıyla başlayan film, başta seyirciyi de karakterin erkek olduğuna inandırabilecek bir kurguyla gitse de isminden pek çok şeyi ele verdiği için aslında neler olduğunu ve olacağını tahmin edebiliyoruz…”

27. Tyrannosaur

“… Film, Joseph’in (Peter Mullan) sinirlerine hakim olamayarak köpeğine attığı tekmeyle açılıyor. İlk sahne ile birlikte film hakkında büyük ipuçları elde ediyoruz aslında çünkü film de tam olarak şiddet üzerine kurulu. Eşi öldüğünden beri yaşamı bir hayli değişen Joseph’in yolu, birdenbire dindar Hannah (Olivia Colman) ile kesişiyor. Hannah, şizofren diyebileceğimiz eşinden şiddet gören ve umudu tanrıya dua etmekte bulan bir kadın. Kısaca bir yanda içinde şiddet dürtüleri olan bir erkek, diğer yandaysa o şiddete maruz kalan bir kadın var. Hannah’nın bir gün kocasına karşı çıkması ve üzerine tekrar dayak yemesi ise olayların gidişatını değiştiriyor. Ciddi anlamda sorunları olan James (Eddie Marsan – Hannah’nin kocası) de tek kelimeyle iğrenç biri. İzlediğim en gerçekçi tecavüz sahnelerinden birinin ardından Hannah, kendini Joseph’e sığınmış buluyor…”

26. Arthur Christmas

“… Böylesi eğlenceli ve izlemesi zevkli bir animasyon hakkında yazmak gerçekten kolay değil. Filmin ne kadar zevkli olduğunu ancak izleyerek anlayabilirsiniz. Ama izlerken –zor da olsa- hiçbir detayı kaçırmamaya dikkat edin çünkü pek çok espri o detaylarda saklı. Üstelik espriler sadece çocukların gülmesi için değil, özellikle yetişkinler için yazılmış. Örnek vermem gerekirse Noel Baba’nın bir çocuğu umursamamasından dolayı telaş yapan ve ortalığı ateşe veren Elf cinlerinden birinin heyecan içinde “Yoksa çocuklar gerçek değil mi?! Yoksa onlar antimadde mi?!” demesi filmde beni en çok güldüren replik oldu. Şimdi sıkıntınızı bir kenara bırakın ve kendinizi daha önce hiç şahit olmadığınız bir Noel Baba masalının büyülü –bir o kadar da teknolojik dünyasına bırakın.”

25. Rango

“… Küçük yuvasında şizofrenik bir hayat süren sevimsiz kertenkele Rango, bir kaza sonucu kendini Las Vegas’ın ıssız çöllerinde bulur. Önceleri burada hayatta kalma mücadelesi veren Rango, daha sonra küçük bir kasabada hayallerine kavuşur: Yalanlarla dolu bir kahramanlık öyküsüne. Böyle başlayan her animasyon gibi zamanla çevresindekilerin güvenini sarsan olaylar yaşayan kahramanımız, en sonunda sürüden kovulur. Manevi güçlerin etkisiyle cesareti yerine gelen sıska kertenkele en sonunda halkının(!) yanına dönüp onları kötülükten kurtarır…”

24. War Horse

“… Spielberg’i sevmeyenler yahut War Horse’u çeşitli yönlerden başarısız bulanların haksız yere eleştirdiğini düşündüğüm War Horse’u bir hayli beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Spielberg’e duyduğum saygı ya da yönetmenin filmlerini sevmemle bir alakası yok bunun aslında; ama en önemli sebebinin duygularımın sömürülmesini sevmem olduğunu söylersem yalan söylemiş sayılmam. Tabii ki her duygusal filmi beğendiğim anlamına gelmiyor bu. Eğer filmin senaryosu başarılıysa, oyunculuklar iyiyse, teknik iyiyse, kulağa hoş gelen şeyler dahilse duygusal bir dramı sevmemem için hiçbir neden yoktur diyebilirim. War Horse’ta da eksik bir yan gördüm dersem doğru olmaz zira film, yola çıktığı amacı sonuna kadar ilerleten ve bu amaçtan ödün vermeyen bir film…”

23. Melancholia

“… Melancholia’nın benzerlerinden farklı olan pek çok yönü mevcut. Trier’in sinema anlayışı, tekniği ve sanatının tamamen farklı olmasının yanında senaryonun içeriği ve hikayenin gidişatı da herhangi bir felaket filminden çok farklı. Geniş bir topluluktan ziyade toplumun en küçük sosyal yapısına, aileye odaklanan filmde söz konusu aile bireylerinden herhangi birinin önemi ise diğerlerinden daha fazla değil. İki farklı bölümde işlenen ana karakterler belli olsa da aslında Melancholia, dört karakterin kıyametlerini anlatıyor…”

22. A Better Life

“… Los Angeles’ın arka sokaklarında geçen hikayesi gereği kirli ve karanlık işlere de şöyle bir değinen A Better Life’ta, mekandakilerin aksine Carlos karakterinin en ufak şiddet dürtüsünün bulunmaması ise hem Bichir’in çekiciliğini arttırıyor hem de karakterini güçlendiriyor. Oğluyla hapishanede yaptığı konuşma sırasında filmdeki performansı zirve yapan Bichir kadar Julian’ın performansının ne kadar iyi olduğuna değinmekte de fayda var. Bir ilk deneyim olmasına rağmen zaman zaman Bichir’i dahi gölgede bırakan performansı ile genç oyuncu, yıldızını çoktan parlattı ve oyunculuk geleceğine göz kırptı…”

21. The Adventures of Tintin

“… 100 yıl önce ortaya çıkmış, peşinden milyonları sürüklemiş bir çizgi roman serisinin motion capture gibi bir teknikle göze nasıl gözükeceğini merak edenlere bir tatmin mekanizması yaratmış Steven Spielberg. Görsel efektleri ile zamanımızın pek çok iddialı filmine taş çıkaran The Adventures of Tintin, aksiyon düzeyinin düşmediği bir 110 dakikada bu efektlere eşlik eden çekim numaraları ile de kendine hayran bırakıyor. Bir yarı-animasyon için mümkün olmayacak mertebedeki kadraj açıları, odaklar, çeşitli imgeler ve görüntüler arası geçişler filmin 3. boyutunun işe yaradığı tek özelliği. Elbette bunda Spielberg’in daimi sinematograf dostu, 2 Oscarlı Janusz Kaminski ve yine Spielberg’in filmlerinden eksik etmediği 3 Oscarlı editör Michael Kahn’ın etkisi söz konusu…”

20. Moneyball

“… Oakland A’in başında bulunan Billy Beane (Brad Pitt), sezonun son maçında rakibine yenilerek şampiyon olmayı kaçırmıştır. Kısıtlı bütçesi ile yeni bir takım kurma girişimlerinde bulunduğu sırada rakip takımlardan birinde asistanlık yapan Peter Brand (Jonah Hill) ile tanışır. Takımın geleceğini şekillendirecek bu tanışma, Beane’in tamamen istatistik ve mantık üzerine kurulu bir fikir yapısıyla yeni bir takım kurmasına sebep olur. Eski, deforme olmuş ve popülerliğini kaybetmiş oyuncularla kurulan yeni takım, başlarda mağlubiyet üstüne mağlubiyet alsa da zafer tabii ki kaçınılmaz olur. Beysbol tarihinin art arda zafer tatma rekorunu kıran takım için artık hiçbir engel yoktur…”

19. The Descendants

“… Kaui Hart Hemmings’in ilk romanı olan The Descendants’tan uyarlanan film, önceki Payne filmlerinin senaryosunu aratmayacak cinsten bir şekilde ele alınmış. Komedi dozu yerinde, ortada bir ölüm olmasına rağmen ortada bir acındırma ve duygu sömürme işi yok. Matt karakteri, eşi ölürken aldatıldığı haberini aldığında, kızlarından da destek almamasına rağmen ayakta durmayı başarırken seyirci hiçbir şekilde Matt’e üzüntü duymuyor. Yanlış anlaşılmasın, Matt karakteri kendini sevdirmeyen bir karakter değil. Aksine yaşadığı kötü olaylardan ders almış, ideal bir baba var karşımızda. Çocuklar konusunda pek bilgisi olmasa da durumu idare etmeye çalışan bir baba kendisi. Ve bu işi de aslında bir hayli iyi yapıyor…”

 

18. The Artist

“… 1927 yılındayız. George Valentin (Jean Dujardin), Hollywood’un en ünlü aktörlerinden biridir; filmleri gişe rekorları kırar ve daha da güzeli tüm kadınlar ona hayrandır. Trajikomik bir şekilde Valentin’in hayatına giren Peppy Miller (Bérénice Bejo) ise oyunculuk aşkıyla yanıp tutuşmaktadır; kendini Valentin’in yanında, onun filmlerinde oynarken görmek hayaliyle yaşamaktadır. Tesadüfi şekilde küçük rollerle sektöre atılan Miller, zamanla ünlü bir oyuncu olur. Bir yandan da sesli filmlerin piyasaya çıkması ile George Valentin’in kariyeri düşüşe geçer. Tüm servetini tek bir sessiz filme yatıran Valentin, tahmin edeceğiniz gibi iflas eder ve zengin adam-fakir kız ikilisinde roller değişir…”

17. Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2

“… Benim jenerasyonuma yön vermiş bir kitap serisinin uyarlaması söz konusu olduğunda elbette dikkatimi biraz daha veriyorum ilgili filmlere. Kitap uyarlaması; ana hat aslında bundan –daha doğrusu uyarlamadan ibaret. Her bir uyarlamaya senarist ve yönetmenin kendinden bir şeyler katması ve asıl öyküden bir şeyleri koparması gerektiğine inanan biri olarak Harry Potter serisinin sinemaya uyarlanmış haline her zaman saygı duydum. Her film, bir şekilde kendi içinde güzeldi ama Azkaban Tutsağı’nın bende ayrı bir yeri vardı, ta ki 13 Temmuz 2011 gününün ilk dakikalarında 8 katlı bir bina yüksekliğinde, bir futbol sahası genişliğindeki perdeyle Harry Potter’ın sihirli dünyasına girdiğim son ana kadar…”

16. Shi

“… Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanan Poetry, biraz uzun olan süresine rağmen sinemanın özünü seven bünyelere iyi gelecek bir yapım. Şahsen ben çok beğendim ve filmi izlerken sıkılmadım; aksine büyülü bir film bu. Hasta bir kadının dramını izlesek de duygularımızı sömürmek için uğraşmıyor. Tam tersi, aynı filmde olduğu gibi onca şeye rağmen yaşama tutunma isteği uyandırıyor. Hiçbir şey için geç olmadığını, hayatımızın ancak kendimizin kontrolünde şekillenebileceğini anlatıyor.”

15. The Girl with the Dragon Tattoo

“… Bir roman olarak ince detaylar ve okuyucunun dikkatini gerektiren sivriliklerle dolu olan The Girl with the Dragon Tattoo, Oplev’in elinde bir klasiğe dönüşürken Fincher’ın elinde olabilecek en iyi şekline bürünüyor. Gazeteci Mikael Blomkvist’in (Daniel Craig) İsveç’in en zengin ve köklü ailelerinden birinin geçmişin gölgesinde kalmış bir sırrını çözmek üzere görevlendirildiği ve daha sonra yardım amaçlı her konuda marjinal dedektif(!) Lisbeth Salander’la (Rooney Mara) iş birliği yaptığı bol aksiyonlu öykü, Oscar ödüllü senarist Steven Zaillian’ın elinde daha da çekici bir hale geliyor. Geçtiğimiz seneki işini Aaron Sorkin’in ellerine emanet eden Fincher için çok daha iyi bir seçim olduğunu düşündüğüm Zaillian, Sorkin gibi kaotik diyaloglardan kaçınıyor ve hikayeyi yalınlıkla karmaşa arasında ustalıkla tutuyor…”

14. Martha Marcy May Marlene

“…Martha Marcy May Marlene, evinden ayrılarak bir çiftlikte tuhaf kuralları kabullenmiş bir topluluğun yanında yaşamaya başlayan Martha’nın hikayesini anlatıyor. Daha sonra bu çiftlikten bir şekilde kurtulan Martha, ablasına sığınıyor ve iki yönlü bir hikayeyi izlemeye başlıyoruz. Marion Cotillard’a benzerliği ile dikkat çeken yeniyetme Elizabeth Olsen ve geçtiğimiz sene Winter’s Bone’daki performansı ile Oscar’a aday gösterilen John Hawkes’un başrollerinde oynadığı film, izleyenlere ağır tempoyla başlayıp sonraları hareketlenen bir 100 dakika sunuyor…”

13. Loong Boonmee raleuk chat

“… Bu amca, zamanında savaşta öldürdüğü komünist askerleri kafasına bir hayli takmış. Zaten film de aslında bu amcanın ürkütücü ama bir o kadar da eğlence barındıran rüyası gibi bir şey. Evet evet, rüyalarımızda gördüğümüz ve anlam veremediğimiz; tabiri caizse saçmasapan olaylar vardır ya hani, Loong Boonmee raleuk chat da öyle fantastik ve eğlenceli bir dünya sunuyor seyirciye…”

12. Take Shelter

“…Gerçeklikle hayal arasındaki çizgiyi seyirciye belli etmeden vererek bir yandan da bizlerin endişe sınırını sınayan yönetmen Jeff Nichols, benzerlerinden çok farklı olarak yaptığı bu işle büyük övgüyü hak ediyor. Vahşi hayvanların, doğa olaylarının, kendince özgün katillerin fink atarak seyirciyi germeye çalıştıkları filmlerin aksine yönetmen, bazen direkt bazense fark ettirmeden izleyicinin iç dünyasındaki karmaşaları sorgulattırıyor. Bir anda Curtis’in yerine kendinizi koyuyorsunuz ve karanlık, size korku veren ama asla dışa vuramadığınız –daha doğrusu anlatamadığınız özünüzle karşılaşıyorsunuz…”

11. Midnight in Paris

“…Film Paris’te geçse de simasını gördüğümüz sanatçılar dünyanın dört bir köşesinden seçilmiş. Bu yönüyle bir artı kazanan filmde Hemingway’den Picasso’ya, Dali’den Gertrut Stein’a hayatının bir bölümünü Paris’te geçiren, farklı akımların farklı temsilcileri ile gerçekte tahmin edilemeyecek kadar eğlenceli anlar yaşayan Gil’in yerinde olmak pek çok kişinin hayali olsa gerek. Paris’te Gil ile gezindiğinizi hissettiren, içe işleyen film müziklerini ise Allen’la birlikte Vicky, Christina, Barcelona’da da çalışan Stephane Wrembel bestelemiş…”

10. La guerre est déclarée

“…Filmin gidişatı boyunca Adam tedavi görürken anne ve babasının zaman zaman duygusala bağladıklarına tanık olsak da genel anlamda sosyal yaşantılarına devam ettiklerini, kendilerini eğlenceden alıkoymadıklarını görüyoruz. Bu da film genelinde bir hüzün-huzur dengesi yaratıyor. Bir yandan olan olaylara üzülürken diğer yandan aslında bunların hayatın bir gerçeği olduğunu ve asla vazgeçilmemesi gerektiğinden yaşama tutunulması gerektiğini vurguluyor yönetmen. Ama bunu yaparken de olayı daha dramatik hale getirmeden, seyirciyi yer yer güldürmeyi başararak yapıyor…”

9. La piel que habito

“…Chan-wook Park’ın Oldboy’unun en başarılı örneklerinden olduğu intikam temalı filmlere çok farklı bir bakış açısı getiren La piel que habito, benzerlerinden ziyade işe sadece hırs, kin ve acıma duygularını işlemiyor. Robert Ledgard’ın (Antonio Banderas) içinde yaşayan kötülüğün dışa vurumunun sonucu her yönüyle aşka çıkıyor. Aşkın aksineyse cinsellik, filmin hiçbir anında tam olarak yaşanamıyor –ve her cinsel deneyimin sonucunda bireyin başına istemeyeceği bir şey geliyor. Kendisi eşcinsel olan yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi çift cinsiyeti merkezine aldığı filmde seyirciyi bu konuda düşünmeye ittiğini söylemeye gerek yok…”

8. Le gamin au vélo

“…Filmin oyunculuk konusunda hiçbir eksiği olmadığı aşikar. İsimden de anlayacağımız üzere tek bir çocuğu odak noktası olarak kabul eden Le gamin au vélo için Dardenne’lerin çok iyi bir çocuk oyuncu seçimi yapmaları gerekiyordu. Filmi izlediğinizde görüyorsunuz ki aranan o isyankar, vurdumduymaz, hınzır fakat suçluluk duygusu taşıyabilen ve sevgi dolu çocuğu rahatlıkla bulmuş yönetmen kardeşler. Thomas Doret’nin üstün performansı ile Cecile De France’ın olgun kabiliyeti bir araya gelince izlerken keyfinize bakacağınız bir yapım çıkıyor karşınıza. Filme son anda dahil olan gazeteci baba ve oğlu da sadece birkaç dakika gözükmesine rağmen dikkatimi çeken diğer oyuncular olmayı başardılar…”

7. Another Year

“Usta yönetmen Mike Leigh’nin geçtiğimiz sene vizyona giren filmi Another Year, bir çiftin dört mevsim boyunca hayatına giren insanların yalnızlık hikayelerini anlatan çarpıcı bir yapım. Yönetmenin önceki filmlerinde karşımıza çıkan pek çok göndermeyle ilerlemesinin yanında Leigh’nin tarzını bir kez daha gösterdiği film birbirinden yetenekli oyuncuları bir araya getirip hayattan bir kesit sunuyor…”

6. The Tree of Life

“…Hiçbir zaman O’na “Babama küstahlık yapmamam için bana yardım et.” diye dua ettiniz mi? Bir çocuğun böyle bir yakarışta bulunmasını hayal ettiniz mi? Küçücük bir çocuğun babasını kastederek “Al onu aramızdan.” diye Tanrı’ya yalvarması kadar acınası bir şey var mıdır? Sanırım. Babası…”

5. Tinker, Tailor, Soldier, Spy

“…Filmi izledikten sonra beklentilerim karşılanmakla kalmadı, gerek geçtiğimiz sezonun gerekse son yılların en iyi filmlerinden birini izlemiş oldum. Casus filmleri söz konusu olduğunda ise durduğu farklı ve özel nokta ile şimdiden kült filmler listesine alınacak Tinker Tailor Soldier Spy tüm öğeleriyle bir başyapıt. Daha önce de belirttiğim gibi senenin en iyi uyarlama senaryosuna sahip, rakiplerinin tümünden daha güçlü bir özveriyle kaleme alınmış öyküsü ve diyaloglarıyla birleşen kurgu ve sinematografi; muhteşem oyunculuklar ve tabii ki yönetmenin özgün ve tüyler ürperten fikirleri ile bir araya gelince ortaya belli aralıklarla izlenmesi gereken bir film çıkıyor…”

4. We Need to Talk About Kevin

“…Bir kadın hiçbir zaman anne olmak, o sorumluluğu almak istemeyebilir. Doğurduğu bebeği ilk kez kucağına aldığında ise önceden hissettiği her şeyden utanır. Dilimizdeki “ana yüreği” tabiri, çocuğunuzun yaptığı şeyler ne olursa olsun onun kötülüğünü istememeyi çok güzel anlatıyor. Zira çocuğunuz sizin kötülüğünüzü istiyor olabilir, onlarca kişinin ölümüne yol açabilir, sizden nefret ettiğini düşündüğünüz halde aslında bir tek size değer veriyor olabilir. Ama Eva’nın bunu anlaması, daha doğrusu Kevin’ın bunu anlatması yıllar sürüyor…”

3. Hugo

“…1930’lu yılların Paris’inin içine dâhil olduğunuz süslü, mistik ve fantastik derecede harikulade bir dünyaya davet edildiğiniz Hugo, hiç şüphesiz Avatar’dan bu yana yapılmış en iddialı üç boyutlu film. Hazır Paris ve 30’lu yıllar demişken zaman ve mekân kavramları üzerinde durmakta fayda var. Woody Allen’ın yine bu sene Midnight in Paris’inde anlattığı sihirli şehrin sokakları ve yapıları, belki üçüncü boyutun da yaptığı katkıyla daha büyüleyici gözüküyor. Scorsese’nin yarattığı Paris, teknolojinin hüküm sürdüğü şu devirde yaşayan herkesi kıskançlıktan çatlatacak cinsten. Oyuncakçısından tut çiçekçisine, tren garının muazzamlığından tut şehrin kar altında kalmış sokaklarına her şeyiyle kendine çeken bir Paris’i bizlere sunan film, fantastik öğelerin de yardımıyla zamanını olabilecek en iyi şekilde yansıtıyor…”

2. Copie Conforme

“…Copie conforme, bir kadın ve bir erkeğin gerçekle kurgu arasındaki aşkını anlatıyor. Aslında aşk demek ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü filmin kendisini bir oyun olarak görmemiz durumunda karakterler, bir nevi oyun içinde oyun oynuyor. Pek çok kült filmde karşımıza çıkan usta oyuncu Juliette Binoche’un canlandırdığı Elle ve aslında bir opera sanatçısı olan ve ilk oyunculuk deneyimini yaşayan/yaşatan William Shimell’in hayat verdiği James Miller karakterinin iki saatten az süren bir macerasını izliyoruz Copie conforme’de…”

1. Jodaeiye Nader az Simin

“…Yanlış anlaşılmalar, hakikatten ayrı görüşler ve medeniyetin uzağındaki diyarlarda yaşama çabasını anlatan Jodaeiye Nader az Simin, hiç şüphesiz senenin en çarpıcı filmlerinden. Uluslar arası Berlin Film Festivali’nde en iyi film dâhil 5 ödül toplayan yapım, aday olduğu her ödülü kazanmak konusunda ısrarcı desek yeridir. Oscar’ın da en güçlü adayı olarak gösterilen Jodaeiye Nader az Simin, uzaklarda değil, çok yakınımızdan, İran’dan bir ailenin dramını bizlere sunuyor. Film yaptığı bu iki saatlik sunumda insanoğlunun ne kadar yozlaştığını ve düşebileceği en alt seviyeyi göstermekle kalmıyor, toplumsal ahlak kavramı hakkında durup bir düşünmemizi istiyor. Yönetmen Asghar Farhadi’nin bu etkileyici anlatımını, dünya sinemasının 2011 yılındaki parlayan yıldızı olarak göstermemek için hiçbir sebep yok…”


Yazar Hakkında

İstanbul’da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra öğrenimini sinema üzerinde devam ettirmek istediyse de 6 sene sonunda tıp doktoru oldu. Biletsiz.com ve Sinema Kulübü‘nde yazdı. 2 sene süren Blogger macerasını sonlandırarak Sinematopya'yı kurdu. Şimdilerde ise junior bir hekim. Bir yandan mesleğini icra edip bir yandan da sinema konusunda kendini geliştirmeyi hedefliyor. E-posta: info@sinematopya.com



4 Responses to 2011’in En İyi 50 Filmi

  1. Armageddon says:

    a separation’ın birinci olması gayet güzel. ama the help ve bridesmaids biraz gerilerde kalmış diye düşünüyorum :D

  2. Yalan yok, The Help konusunda çok kararsız kaldım. İlk 20’ye alsam The Descendants ve Moneyball gibi filmlerin önüne geçmiş olacaktı. The Help’in önünde bence düşündürecek tek film Tomboy var. O da benim inisiyatifim oldu biraz. :)

  3. Porco Rosso says:

    maden bulmuş gibi oldum valla.
    ne güzel blogmuş.

    liste biraz uzun. bunu yazıp toparlamann bile “helal olsun” u hakketiğini biliyorum.

    takipçinizim :)

    bneim benzer listem çok zayıf kaldı. hem listenin detayı açısından hem de askerlik evlilik koşturmacında atladığım güzel filmler konusunda.

    http://kirmizidomuz.blogspot.com/2013/02/2013un-beklenen-filmleri-ii.html

  4. Bu liste bu senekine göre çok zayıf aslında. Yeni listeye alalım sizi: http://www.medicaljesus.com/2013/02/sezonun-en-iyi-50-filmi.html :)

Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑