Extremely Loud & Incredibly Close (2011) Çok Gürültülü ve Çok Yakın

Bu seneye kadar yaptığı üç filmle de (Billy Elliot, The Hours ve The Reader) en iyi yönetmen kategorisinde Oscar’a aday olmuş, yaşına başına bakmadan boyundan büyük başarılara imza atmış bir yönetmen Stephen Daldry. Kendisine duyduğum saygı için ayrı bir yazı yazmam gerekebilir ama bu sebepten ötürü her filmini ince eleyip sık dokuyan, yerinde ve zamanında işini yapan birinin gelecekteki projelerine dair de büyük umutlar beslediğimi söylemem gerekir. Böylesi üç başarılı yapıma imza atan bir ismin, muhteşem bir romana nasıl saygısızlık ettiğini görünce bir hayli üzüldüm. Evet, pek çok ülkede çok satanlar listesine girmiş bir kitaptan bahsediyoruz: Jonathan Safran Foer’in 11 Eylül üzerinden bir baba oğul trajedisini anlattığı Extremely Loud and Incredibly Close eserinden.

Daldry’nin kariyerini düşüşe geçirmesine tekrar geleceğim. Kitabı okuyanlarınız vardır elbette. Foer’in yalın dili ve mükemmel baba, meraklı ama çekici oğul tasvirleri ile dolu öykümüz okuyan herkese kendini bir şekilde sevdirmeyi başarma potansiyeline sahip bir öykü. Daha önce Munich, The Curious Case of Benjamin Button, Forrest Gump gibi filmlerin senaryolarına imza atarak kayda değer işler başaran Eric Roth, Foer’in romanını beyazperdeye aktarmadaki en önemli görevi üstlendi. Başarılı bir senaristin elinden başarılı bir senaryo çıkmasını beklerken, filmi izlediğimiz süre boyunca nedense baba figürünün zayıf anlatımı, Oskar’ın itici kişiliği, öykünün baba oğul odağından çıkıp Amerika’nın ulusal yasına adanmış olması gibi şeylerle karşılaştık. Masum, bir o kadar da boyundan büyük işlere bulaşacak kadar cesur bir çocuğun hikayesini anlatan Extremely Loud and Incredibly Close, birdenbire insanların duygularını 11 Eylül’ü anarak sömürme girişiminde bulunmuş bir ağıda dönüşüyor. Senaryo boyunca cevap verilmeyen sorular barındıran, verdiği cevapları yerinde vermeyen ve oturduğu çizgi üzerinde gitmeyi başaramamış bir uyarlama ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz filmi izledikçe. Her ne kadar filmin sonuna öylesine yerleştirilmiş gibi duran bir sekansla cevaplandırılan ama aynı malum sonda olduğu gibi boşluk içinde yüzen Abby Black karakterinin tavırları, aynı şekilde anne Linda Schell karakterinin dış kapının dış mandalı menvalinde gösterilmesi ve en önemlisi bunların düzeltilmeye çalışılmaması Roth’un ve Daldry’nin kariyerlerinde yaptıkları ciddi birer hatadır. Elbette film sırasında aklıma takılan küçük şeyler var; cevabını alamadığım ve şimdi hatırlamadığım. Ve o şeyler bir araya gelince seyirci film izlerken kendini kandırılmış hissediyor –ötesi yok.

Baba Thomas Schell karakterini canlandıran Tom Hanks, kariyerindeki her performansta olduğu gibi artık kendisiyle özleşmiş olan sade vatandaş rolünde. Oğlu Oskar (Thomas Horn) ile ilişkisi bizim alışık olduğumuz herhangi bir baba oğuldan daha özel olan Thomas, oğlu ile küçük keşif oyunları oynamayı seven bir karakter. 11 Eylül saldırılarında hayatını kaybettikten sonra Oskar’ın yaşadığı bunalım ve babasının eşyalarını kurcalarken bulduğu küçük sırrın peşinden koşma hikayesini izlediğimiz (izlediğimizi sandığımız) Extremely Loud and Incredibly Close, verdiği alt mesajlarla Amerikan halkının sevgisini kazanmaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyor. Sandra Bullock’un kariyerindeki herhangi bir performanstan öteye gidemediği filmde oyunculuk namına dikkate alınması gereken tek isim Max von Sydow. Usta oyuncu, Thomas’ın sonradan öğrendiği ve konuşmayı uzun zaman önce bırakmış dedesi rolünde harikulade bir iş çıkarıyor. Bir kez olsun ağzını açmadan, yaşadığı her şeyi surat ifadesiyle anlatmayı başaran von Sydow bu performansı ile Oscar’a aday gösterildi. Ödülün favorilerinden olsa da kazanır mı bilemeyiz. Bir diğer başarılı performans ise Oskar’ın babaannesi rolündeki Zoe Caldwell’den geliyor. Film boyunca pek görmesek de ekranda yer aldığı süreler boyunca seyircinin kalbine girecek bir iş yapıyor Caldwell. Torunu ile olan ilişkisinin çekiciliği ve sevimliliği ile oynadığı rolün sempatikliğini her hareketine yansıtan oyuncu, filmi oyunculuk namına yaşlıların götürdüğünün bir diğer kanıtı olmuş oluyor böylelikle.

Filmde seyircinin dikkatini çeken bir diğer şey de korkular. Küçük bir çocuğun, ki bu çocuk rasyonel olma sınırının çok üstünde bir yerde geziyor, başta anlamsız gelen fakat yavaş yavaş çağın getirdiği zorlukların zorunlu bir kabullendirme biçimi olduğunu anladığımız korku ve endişelerini izliyoruz Extremely Loud and Incredibly Close’da. Babası tarafından salıncağa bindirilmeye çalışılan bir çocuk bu. Toplu taşımanın güvensiz olduğunu düşündüğünden her daim yürümeyi tercih eden, tahta bir köprüde yürümekten çekinen bir çocuk. Tüm bu korkular, babasının ölümü ile (daha doğrusu nasıl öldüğü ile) daha da alevleniyor fakat kiracı başta olmak üzere diğer karakterlerin yardımıyla yavaş yavaş azalıyor. Bu bağlamda filmde 11 Eylül’den bahsederken “en kötü gün (worst day)” tabirinin kullanılması da medya ve onu kontrol eden devlete bir gönderme niteliğinde.

Filmin sonunda Oskar’ın annesiyle yaptığı “düzelmeye çalışma” muhabbeti başta olmak üzere çocuk karakterin gerek kendi iç hesaplaşmaları, gerek annesiyle ve kiracı ile yaptığı diyaloglar inandırıcılıktan bir hayli uzak. Duygusal bir sömürü makinesi yaratılırken masumiyetin korunmaya çalışılması gerektiği, bu ve benzeri filmleri izleyenlerin ortak görüşü olsa gerek. Zira aynı bu şekilde; bir baba ve oğul öyküsü izlediğimiz başka bir film daha gördük bu sene: Hugo. Aslında genele baktığımızda iki filmin hikayesi çok benzer. Babalar ve oğulları arasındaki ilişki oldukça özel, baba karakterler acı bir şekilde hayatlarını kaybediyor, çocuk karakterler kendi iç dünyalarına kapanmayı tercih ediyor, iki çocuk da babalarından kalan bir sırrı çözmeye çalışıyor ve bu eylemleri sırasında onlara yardım eden insanlarla karşılaşıyor. Hatta düşününce aradaki tek fark Hugo Cabret’nin elinde kilit varken anahtarı araması, Oskar Schell’in ise elinde anahtar varken kilidi araması. Elbette Hugo’nunki gibi bir senaryoyla Extremely Loud and Incredibly Close’un pek de başarılı bulmadığım senaryosunu karşılaştırmam doğru olmaz ama iki filme de şöyle bir baktığımızda çocuk saflığını hangisinin daha iyi yansıttığını da rahatlıkla görüyoruz. Belki Oskar, Hugo’ya göre daha dobra ve duygularına kolayca yenik düşmeyen bir çocuk ama onun da zayıf noktalarını görüyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi annesiyle yaptığı son konuşma sırasında olması gereken en masum tavrı takınması gereken bir karakteri beklerken karşınızda otuzuna merdiven dayamışçasına “Düzeleceğim anne, söz veriyorum düzeleceğim” cümleleri dudağından dökülen bir çocuk kadar hiç de samimi gelmedi bana. Gerçi illa çocuk saflığı diyeceksek The Kid with a Bike kadar bu sene bu konuyu başarılı şekilde ele alan bir başka film vizyona girmedi diyebiliriz.

Her zaman söylerim, duygularımı sömüren filmleri severim diye. Bu film de amacını fazlasıyla yerine getirmeyi başarmış bir dram ama ne yazık ki sevgimi kazanmayı başaracak olgunlukta olduğunu söyleyemeyeceğim. Bir filmde bir karakterin ölümü üzerine söylenen en küçük lafa duygulanabilecek kapasitede olan ben, Daldry’nin bir yandan inandırıcılıktan uzak diğer yandan da samimiyetsiz olan bu son yapıtındaki tuzağına ne yazık ki düşmedim. Ancak Daldry’yi pek seven Akademi her zaman olduğu gibi kalbinin sesini dinlemiş olacak ki hiç beklenmedik şekilde Extremely Loud and Incredibly Close’u en iyi film kategorisine aday gösterdi. Film o kadar dar bir desteğe sahip ki bunun dışındaki tek adaylığını Mark von Sydow ile elde etti. Bu noktada belirtebileceğim bir şey var, Metacritic istatistiklerine göre Extremely Loud and Incredibly Close son 10 yılda en iyi film kategorisinde Oscar’a aday gösterilen ve en kötü eleştirileri alan film olarak tarihe geçti. Hemen ardından gelen Blind Side ile Sandra Bullock; listede üçüncü olan The Reader ile de yönetmen benzerliği ile dikkat çekiyor filmimiz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Young Adult (2011) Genç Yetişkin

Benim de içinde bulunduğum bir gelişim evresi genç yetişkinlik. İnsanların problemlerine daha...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir