Les Choristes (2004) Koro

Fransa doğumlu yönetmen Christophe Barratier’nin ilk uzun metraj deneyimi olan, müzikleriyle yıllardır herkesin gönlünde taht kuran 2 dalda Oscar adayı Les Choristes’in ezgilerinden haberi olmayan yoktur herhalde. Benim de film müziği tarihindeki favorilerimden birini oluşturan bu yapımı izleme fırsatını sonunda elde ettim. Bazen izlemeyi erteleyerek, bazense izlemeyi unutarak geçen yılların ardından Fransız çocukları odaklı iki film izleyerek kapattığım bugünün bana en büyük artısı oldu Les Choristes. Zira bu, hayatımda sinemaya dair izlediğim en güzel şeylerden biri.

Etkiye tepki prensibi ile ilerleyen ve tahmin edebileceğinizden daha katı kurallarla işleyen bir erkek öğrenci yatılı okulunun yaramaz çocuklarına müzik öğretmenliği yapmak için göreve başlayan Clément Mathieu’nün (Gérard Jugnot) hikayesini izlediğimiz film, aslında bu öğretmenden çok yola gelen; müzikle yola gelen çocuklara adanmış bir başyapıt. Rachin isimli müdürün (François Berléand) katı otoritesi altında ailelerinden uzak ve her türlü hınzırlığı yapmaya yeminli çocukların olduğu bir okuldaki düzenin nasıl değiştiğine, daha doğrusu nasıl değişebildiğine tanık oluyoruz yaklaşık 90 dakikalık süre boyunca. Bir filmde karşınıza çıkabilecek en tatlı çocuklardan Pépinot ile tanışıp, Mondain gibi asla iflah olmaz çocukların varlığını görüyoruz. Notaların ve sözlerin ahengi içinde kaybolup gittiğimiz bu küçük dünyanın sonunda ise hüzün var. Hüznün sebebi ise sadece filmin ve ezginin bitiyor oluşu.

Günümüzden bir kesitle başlıyor Les Choristes hikayesine. Bir koro şefinin yüzlerce insana verdiği konserin birkaç saniyelik kısmını izliyoruz. Sonra şef Pierre Morhange’in annesinin ölüm haberi geliyor ve Morhange Paris’e, çocukluğuna dönüyor. Pépinot ile karşılaşmaları sonrasında hepimizi 50 yıl geriye götüren bir masal başlıyor. Sonra müzik başlıyor ve zaman zaman gülümseyerek zaman zaman ise bir şey göğsümüze baskı yaparcasına izlediğimiz bu masala kendimizi teslim ediyoruz. Morhange’ın o berrak sesinden Vois Sur Ton Chemin’yı dinlerken tüylerimiz diken diken oluyor; küçücük bir çocuğun sorduğu soruya yanlış cevap verdiği halde ona nasıl güvendiğini gördükçe dudaklarımızda ister istemez bir tebessüm beliriveriyor. Hırsı uğruna onurunu ayaklar altına alanların başarıları kendilerine mal etmelerine tanık oluyoruz. Ve müzik ilerliyor; ses daha da yükseliyor, yükseliyor ve yanlış kararlar sonucunda kesiliyor. Belki Fond d’Etang’da müzik bir daha duyulmuyor, onu kimse bilemez ama Morhange’ın kulaklara verdiği esinti Lyon’da devam ediyor ve belki de filmdeki en büyük amaca ulaşılıyor. Mathieu belki hak ettiği değeri hiçbir zaman göremiyor; ne okul yönetiminden ne de sanat dünyasından. Sanat dünyasına adım atmamayı kendisi seçiyor belki ama ona minnettar olan 60 çocuğu ardında bırakıyor. Ya da 59 diyelim, izlemiş olanlar anlasın bu kısmı. İzleyecek olanlar için ise bir merak unsuru olabilir bu.

En küçüğü Pépinot’dan en yaşlısı La Père Maxence’a tüm oyuncuların tek kelimeyle muhteşem birer performans sergilediği filmde müziklerden sonra en çok ilgi çeken öğe de bu zaten. Her biri farklı yaşlarda olan bunca çocuğun böylesine içten, böylesi profesyonel performanslar sergilediği bir başka filme zor rastlarsınız. Tabii ki bu çocukları yönetmenin zorluğu da ayrı bir konu –bu noktadaysa işin içine Christophe Barratier’nin başarısı giriyor. Çocukların göze çarpan işlerinine öğretmen kadrosundan hizmetlisine ve özellikle başrol Gérard Jugnot ile okul müdürü rolündeki François Berléand’nın şapka çıkarılası performansları da dahil olunca hiç bitmesini istemeyeceğiniz sıcaklıkta bir filmle karşı karşıya kalıyorsunuz. Les Choristes’teki oyuncuların ne kadar iyi oldukları kelimelerle anlatılamaz sanki; ya da ben anlatabilecek kadar yetenekli değilim.

Objektif şekilde bakacak olursam filmin sonlanış tarzının klişe olması yönüyle senaryodaki tek eksiği gördüğümüz Les Choristes’ye sübjektif bakmam durumunda senaryosunda bir eksik göremiyorum. Filmin başından itibaren sonunun nasıl olacağını tahmin ediyor seyirci –hatta tahmin etmesine gerek de kalmıyor çünkü filmin posterine bakıp günümüzde geçen ilk dakikalarını izleyen biri rahatlıkla tahmin edecektir büyük finali. Lakin ben böylesi klişe, belki mutsuz belki umutsuz sonları seviyorum. Bende tabiri caizse bir yük bıraksalar da bir filmi benim için değerli kılabilen şeylerdir umutsuz sonlar. Daha önceki eleştiri ve değerlendirmelerimde karşınıza çok kez çıktı duyguların sömürüldüğü filmleri o yönleriyle nasıl göklere çıkardığım. Les Choristes de bu zincirin son halkası oldu. Şimdilik tabii ki…

Yüzyılının ortasında geçen bir öykü için muhteşem bir mekanda, muhteşem bir tasarım işiyle işlenmiş filmin pek çok dönem filmi gibi bu konuda eksiği yok. Fransızcanın da kişide uyandırdığı sanatsallıkla öyle bir dönemde öyle kostümler ve set dekorasyonu eşliğinde o şarkıları dinlemek ve müziğin kulağımıza fısıltısına tanık olmak her sinemaseverin hoşuna gidecek bir şey olsa gerek. Bu noktada gerçekten herkes kendini sorgulamalı. Bu filmi izledikten sonra sorgulamalı. Eğer o atmosferle o ezgilerden hoşlanmıyorsanız yedinci sanata dair bakış açınızı değiştirme vaktiniz gelmiştir; benden söylemesi.

“Pépinot inandığı şeyde haklıydı. Mathieu’nun kovulduğu gün cumartesiydi…”

Geçtiği dönemden de eskilerden bir hikaye olan La Cage aux rossignols’den uyarlanan ve her dakikası damağınızda kalan Les Choristes bir başyapıt olmakla kalmıyor; gerek Fransız, gerek Avrupa, gerekse dünya sinemasının en nadide örneklerinden biri olarak tarihe adını altın harflerle kazıyor. Belki aday olduğu iki Oscar ödülünü de hak etmeyen adaylara kaptırdı, belki çok daha fazla ödüllendirilmesi gerekiyordu ama zaman geçti. Hoş, geçen şey zaman olsun. Bu tür filmler unutulmaya asla yüz tutmaz, tutmayacaktır da. Bruno Coulais’nin muhteşem bestelerini dinleyerek yazıyorum bu yazıyı. Çok şey sildim, çok şey ekledim çünkü içinde bulunduğum duygulanım ile kafamdakileri anlatmak hiç kolay değil, emin olun. Umarım siz okuyuculara bu filmin ne kadar değerli ve el üstünde tutulması gerektiğine dair olan düşüncelerimi bir nebze olsun aktarabilmişimdir de izlemeyen pek çok kişiyi ekran karşısına geçirebilirim. Gönül ister ki filmin tüm müzikleri olsun ama yazıya hem Oscar’a aday olan, hem de benim favorilerimden Vois Sur Ton Chemin ile noktayı koyalım.

Diğer yazıları Burak Hazine

Yılın Son Film Festivali Randevu İstanbul Başlıyor

16. Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali, “Yılın Son Film Festivali” unvanını önüne katarak...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir