Star Wars Episode I: The Phantom Menace (1999/2011)

Sizce George Lucas, 1977 yılında çektiği ilk Star Wars filminin daha sonra 6 filmden oluşan bir fenomen haline geleceğini tahmin etmiş midir? Fenomen olmasını geçelim, tüm sinema tarihinin Harry Potter serisi gelene dek en çok hasılat yapmış film serisi olacağını; bırakın bir nesli, pek çok jenerasyonu büyüteceğini ve aradan yıllar geçmesine rağmen hala en popüler olacağını?.. O kadar ileri görüşlü olduğunu düşünmüyorum Lucas’ın; zira birbirinden güzel üç filmle başladığı macerayı dördüncü film ve sonrasında inişe geçirmeyi başarmış biri kendisi. Her ne kadar en son çekilen film Revenge of Sith’i beğeniyor olsam da gerek hayranları gerekse de sinema çevresi bakımından serinin en zayıf halkaları 1999’dan sonra vizyona girdi. Genel görüşe göre o üçlüden en başarısız olanı da The Phantom Menace. Hazır üçüncü boyuta da bulaşmışken hem film hakkında hem de üç boyutlu versiyonu hakkında birkaç şey söylemekte fayda var.

Tüm hikayenin nasıl başladığını anlatan ve kötülüğün bildiğimiz ikinci doğuşunun ilk adımlarına bizi götüren The Phantom Menace, belki diğer filmler kadar aksiyon içermediği belki de serinin ana karakterlerini barındırmadığı için her zaman bir şekilde geri planda kalmayı başardı. Ustalık işi yapım tasarımını (Işın kılıcı kadar simgeleşmiş bir başka yapım tasarım örneği var mıdır?), John Williams’ın Amerikan Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en iyi film müziği (Staw Wars Episode IV: A New Hope filmi için; ama diğer tüm filmlerde bu besteler kullanıldı.) ünvanlı bestelerini, tatmin edici görsel efektlerini ve diğer tüm teknik ögelerini serinin ilk üç filmden alan The Phantom Menace, bildiğiniz üzere oyunculuk namına pek bir şey barındırmıyor. Liam Neeson’ın beğendiğim performansı dışında Ian McDiarmid’in rol kabiliyetinin de hoşuma gittiğini belirteyim. Ama ne yazık ki ekibin geri kalanı vasat yahut vasatın altında işler çıkarmıştı. Hali hazırda yazılmış rollerin değil de bizzat kendisi için yazılmış rollerin kadını Natalie Portman’ın belki de en anlam verilemeyen karakter olan Kraliçe Amidala performansının ne durumda olduğunu zaten o günlerde herkes biliyordu, bugün de herkes biliyor. Düşünsenize elinde küçücük bir silahla (revolver desek yeridir) oradan oraya koşan bir kraliçe görüntüsü ne kadar çekici olabilir? Gerçi Star Wars’taki kadınların performansları benim için hiçbir zaman tatmin edici olamadı (Carrie Fisher hayranları, üzgünüm. Leia, Amidala’dan bile itici). Karakter olarak yine gerekliliği tartışılan, serinin en sevilmeyeni Jar Jar Binks’in komik olma çalışmalarıyla devam eden filmin bu karakteri barındırma sebebi bence R2D2 ve 3PO gibi neşe katan karakterlerin henüz olaya dahil olmamasından başka bir şey değil.

Tabii bunlar eski olaylar. Bildiğiniz üzere The Phantom Menace hem (benim de dahil olduğum) yeni nesle sinemada Star Wars deneyimi yaşatmak hem de açgözlü yapımcıların bu sayede Star Wars ürünlerinden bir hayli yüksek bir satış grafiği elde etme çabaları sebebiyle üç boyutlu olarak beyazperdede dönmeye başladı. Üçüncü boyut teknolojisi kullanılmadan, iki boyutlu çekilip daha sonra üçüncü boyut kazanan (kazandırıldığı düşünülen) filmlerin ne kadar vasat olduğunu bilirsiniz bu konuda. Star Wars’un tekrar çekilme ihtimali olamayacağından bu metot kullanıldı ve sonuç tabii ki facia. Zira ülkemizde üçüncü boyutun IMAX gibi özel sistemler dışında en iyi deneyimini yaşatan Real D 3D ile izlediğim The Phantom Menace’ın neresinin üç boyutlu olduğunu anlayamadım. Gözlüklerimde mi problem vardı, yoksa film izlemekten gözlerimde mi sorun çıkmaya başladı bilinmez ama sanki görüntüyü kopyalamışlar ve 10 santimetre kaydırarak yanına yapıştırmışlar dedim kendi kendime. Işın kılıçlarının ön planda olduğu sahnelerde ve en hareketli sahneleri barındıran Anakin’in yarış yaptığı bölümde kendini biraz hissettiren üçüncü boyuta kanıp da büyük umutlarla sinemaya gidecek olanlar bence kararlarını gözden geçirsinler. Eğer 99’da filmin özgün halini vizyonda izlediyseniz bence bir daha izlemenize hiç gerek yok. Gerçi hayranlar, Star Wars’un herhangi bir filmi sonsuza dek her yıl biri olmak üzere gösterime girse sinema salonlarını doldurmaktan çekinmeyecektir –buna eminim. Ama bir hayran değilseniz ve bu deneyimi daha önce yaşadıysanız paranızı bu hafta vizyona giren pek çok başarılı filme (Tinker Tailor Soldier Spy, The Help, Drive, My Week with Marilyn) harcayabilirsiniz. İlla da izleyeceğim, senin söz hakkın yok diyenlere de: May the force be with you! 

Diğer yazıları Burak Hazine

Anlattığımız Hikayeler (Stories We Tell)

Hem senaryosunu yazıp hem de yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajı Ondan Uzakta (Away...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir