Take Shelter (2011) Sığınak

Jeff Nichols’ın 2007’de yaptığı Shotgun Stories, yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen bir hayli beğenilmiş ve eleştirmenlerce övülmüştü. Babalarının ölümü ardından büyük bir tartışma yaşayarak birbirlerinden ayrılmalarını anlatan Shotgun Stories’in ardından ikinci yönetmenlik deneyimini aynı zamanda senaryosunu da yazdığı Take Shelter’la yapan Nichols, her zaman insanların en büyük psikolojik rahatsızlıklarından biri olmuş olan paranoyaya oldukça özgün, dokunulmamış noktalarıyla ve ustaca el atıyor.

Curtis (Michael Shannon) ve Samantha (Jessica Chastain), işitme problemi yaşayan kızları Hanna (Tova Stewart) ile rutin hayat süren bir aile. Hatta o kadar rutin ki yönetmen, bunu seyirciye en basit şekliyle anlatıyor: Aile bireyler sabah uyanıyor, kahvaltı ediyor, erkek birey işe gidiyor, çalışıyor, işten geliyor, uyuyorlar. Film boyunca devam eden bu siklus aslında göründüğü kadar tekdüze değil. Curtis’in gördüğü kabuslar ve kabusların devamında gün içinde birden ortaya çıkıveren görsel ve işitsel halüsinasyonlar filmin asıl odağını oluşturuyor. Gördüğü kabuslarda önceleri kızını korumak için kendini öne atan Curtis, zamanla çevresindeki diğer kişileri de kabuslarında görmeye başlıyor. Gün geçtikçe bu rüyalardaki korku, gerçeği de gölgelemeye başlıyor. Annesinin de aynı yaşlarda benzer bir hastalıkla hastaneye yatırıldığını öğrendiğimiz Curtis, gördüğü halüsinasyonlar sonrasında pek çok şeyden vazgeçerek bir sığınak inşa etmeye başlıyor. Ailesini korumayı düşünerek yaptığı bu işler, aslında Curtis’in kendi korkularından kaçma çabası olarak karşımıza çıkıyor.

Gerçeklikle hayal arasındaki çizgiyi seyirciye belli etmeden vererek bir yandan da bizlerin endişe sınırını sınayan yönetmen Jeff Nichols, benzerlerinden çok farklı olarak yaptığı bu işle büyük övgüyü hak ediyor. Vahşi hayvanların, doğa olaylarının, kendince özgün katillerin fink atarak seyirciyi germeye çalıştıkları filmlerin aksine yönetmen, bazen direkt bazense fark ettirmeden izleyicinin iç dünyasındaki karmaşaları sorgulattırıyor. Bir anda Curtis’in yerine kendinizi koyuyorsunuz ve karanlık, size korku veren ama asla dışa vuramadığınız –daha doğrusu anlatamadığınız özünüzle karşılaşıyorsunuz. Son sahnesi ve geri planda ona eşlik eden müzikle bir kez daha tokat yemişçesine seyirciyi çarpıyor film. O kısa süreden bahsetmek doğru olmaz, izleyip kendiniz çözmelisiniz ama korkuların artık başkalarını da korkutuyor olması sizi bir an olsun düşünmeye itiyor.

Tüm bunların yanında gerçek hayatı içine alan bir çaresizlik öyküsü de izliyoruz filmde. Çocuğunun tedavisini sağlayamayan bir baba, işini kaybeden bir baba, çevresindekileri karşısına alan bir baba var karşımızda. Ama film bunları anlatırken babaya değil, işin bittiği noktaya yapıyor vuruşu. Amerika’daki yaşam koşullarının ilerlediği çizgide bürokrasinin ve üstlerin hangi noktada rol oynadığına bir dokundurma yapıyor yönetmen. Bir iç dünya savaşı yaratmışken aynı zamanda dış dünyadaki insana karşı yapılan savaşı da fark ettirmeden izleyiciye veriyor.

Film oyunculuk anlamında senenin en güçlülerinden. Michael Shannon’ın büyük ses getiren ama Akademi tarafından nedense görmezden gelinen performansı tüyleri diken diken edecek cinsten. Toplu yapılan yemek sahnesindeki performansında oyuncuyu nefes almadan izliyorsunuz. Ürpertici, bir o kadar gerçekçi ve takdire şayan bir işe imza atmış Shannon. Demian Bichir ve Gary Oldman bir yana, Akademi’nin aday göstererek onurlandırmayı seçtiği diğer erkek oyunculardan çok daha kayda değer ve unutulmaz bir performans izliyoruz. Rol arkadaşı Jessica Chastain ise artık neredeyse kendisine ait olan 2011 senesinin en iddialı yardımcı performanslarından birine imza atıyor. The Help ve The Tree of Life’ta kendine hayran bırakan Chastain, sadık ve düşünceli eş rolüne bürünmekte hiç zorlanmıyor (The Tree of Life’ta da kendisini benzer bir rolde izlemiştik). Özellikle yakın çekimlerde mimikleriyle oyunculuk dersleri veriyor genç oyuncu. Filmin sonundaysa ağzını sadece “Tamam.” demek için açıyor ama aynı 2 saatlik macera gibi işini zirvede bırakıyor –gözlerinden okuduğumuz o inanmışlık ve korkuyla.

İnsan psikolojisini işleyen sayısız yapımdan çok farklı bir pencereye açılan Take Shelter, ismi gibi bir korunma öyküsü. Karısını ve çocuğunu olacağını sandığı felaketten korumaya çalışırken bir yandan da kendi dünyasını ve aklını muhafaza etmeye çalışan bir erkeğin hikayesi. Pek çok kez, farklı türlerle üstünden geçilmiş endişelerin sade bir anlatımı. Dış dünyanın insan üzerindeki etkisini gösteren bir diğer örnek. Bir yönetmen sineması örneği. Oyunculuk harikası. Senenin en iyi filmlerinden biri.

Diğer yazıları Burak Hazine

2012’nin İlk Yarısının En İyileri

Weekend, Csak a Szel (Just the Wind) ve The Dark Knight Rises...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir