The Descendants (2011) Senden Bana Kalan

Milenyumun öne çıkan Hollywood sinemacılarından Alexander Payne, 1999 yılında çektiği Election’da bir lisedeki çekişmeli başkanlık seçimlerini eğlenceli bir şekilde seyirciye sunduktan sonra çeşitli çevrelerin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Election’daki senaryosu ile Oscar adaylığı alan Payne, ilginçtir ki sonraki eseri About Schmidt ile Akademi’den destek görmemişti. Jack Nicholson’ın usta oyunculuğu ile emekliliği gelen bir Warren’ın kızının düğünü için çıktığı yolculukta umduğundan fazlasını bulması hikayesini izlediğimiz filmin ardından hem Payne’e önceden hak ettiği Oscar heykelciğini getiren, hem de komedi tarihinin unutulmazları arasına girmiş Sideways geldi. İki orta yaşlı erkeğin öyküsünden sonra Payne’in son uzun metraj denemesi The Descendants ise tabiri caizse ortalığı kasıp kavurdu. İlk gösterimi sonrasında göklere çıkarılan, izleyen pek çok kişiden olumlu eleştiri alan film bir an için Oscar’ın favorisi bile olmuştu. Önümüzdeki hafta vizyona girecek film, aynı zamanda !f İstanbul kapsamında gösterilecek. Benim de izleme şansını bulduğum The Descendants, eşi komada olan iki çocuklu bir babanın hem çaresizlik, hem de dürüstlük öyküsü.

Elizabeth King karakterinin su üstünde son sürat giderken yüzüne yayılan gülümsemeyle başlıyor. Lakin arka planda yalnızca dalga sesleri var, kahkahaya dair bir şey duymuyoruz. Sonra karşımıza Matt King (George Clooney) çıkıyor. Matt ailesinden kalma binlerce dönüm araziye sahip ama zenginliğini kullanmayan bir avukat. 10 ve 17 yaşlarındaki kızları Alexandra (Shailene Woodley) ve Scottie (Amara Miller) ise tam manasıyla kaçık. Film ilerledikçe daha olgun davranışlar sergileyen bu iki kız, annelerinin beyin ölümünün gerçekleşmiş ve verilen karar sonucu fişinin çekilecek olması dolayısıyla tamamen kopuk oldukları babalarıyla başbaşa kalır. Matt, daha sonra Alexandra’dan eşinin kendisini aldattığını öğrenince macera başlar ve ailecek annenin aldattığı bu adamı arama yolculuğuna çıkarlar.

Kaui Hart Hemmings’in ilk romanı olan The Descendants’tan uyarlanan film, önceki Payne filmlerinin senaryosunu aratmayacak cinsten bir şekilde ele alınmış. Komedi dozu yerinde, ortada bir ölüm olmasına rağmen ortada bir acındırma ve duygu sömürme işi yok. Matt karakteri, eşi ölürken aldatıldığı haberini aldığında, kızlarından da destek almamasına rağmen ayakta durmayı başarırken seyirci hiçbir şekilde Matt’e üzüntü duymuyor. Yanlış anlaşılmasın, Matt karakteri kendini sevdirmeyen bir karakter değil. Aksine yaşadığı kötü olaylardan ders almış, ideal bir baba var karşımızda. Çocuklar konusunda pek bilgisi olmasa da durumu idare etmeye çalışan bir baba kendisi. Ve bu işi de aslında bir hayli iyi yapıyor. Eşinin aldalttığı erkekle ve onun ailesiyle bir araya gelince gösterdiği olgunlukta zaten kendisine hakim bir çizgide ilerlediğini anlıyorsunuz. Scottie’nin dışa pek yansımayan duygularının aslında içten ne kadar dolu olduğu, Alexandra’nın boyundan büyük işlere kalkışarak babasının yetmediği durumlarda her şeyi tek başına idare etmesiyle de aslında tam manasıyla bir yetişkin draması izliyoruz. Shailene Woodley yaşına başına bakmadan o kadar olgun bir performans sergiliyor ki gelecekte nasıl işlere imza atacağını düşünmeden alamıyorsunuz. Karakteri Alexandra’nın arkadaşı Sid’in ise niçin bu aileyle takıldığına bir türlü anlam veremedim. Hatta film boyunca kafamı kurcalayan tek soru bu oldu diyebilirim. Eğer Matt ile Sid ilk tanıştıklarında bunun açıklaması yapıldıysa da ben kaçırdım ama böylesi önemli bir macerada Sid’in yeri ne, anlam veremiyorum. Belki Scottie’yi işlerden uzak tutmak için yazarın koyduğu öylesine bir karakterdir, belki de kitapta daha ayrıntılıyken filme konma gereği duyulmamıştır.

George Clooney’nin kariyerindeki hiç şüphesiz en olgun performanslarından birini sergilediği The Descendants, anlatmak istediği hikayeyi o kadar basit ve yoruculuktan uzak anlatıyor ki izlediğiniz şeyin daha uzun olmasını diliyorsunuz –en azından ben diledim, bir televizyon dizi olsaymış keşke dedim. Elbette bunda Payne’in yeteneklerinin çok ama çok büyük katkısı var. Matt King’in ağladığı ilk sahne yakın çekim olmadığında şaşırmıştım çünkü Clooney’nin bu konuda başarısız olmadığını biliyoruz. Ama karısıyla vedalaştığı son sahnedeki performansı ile çok büyük övgüyü hak ediyor oyuncu, ona hiç şüphe yok. Gerçi multi-yetenek Clooney’nin üstesinden gelmediği şey var mıdır şu zamanlarda emin değilim.

Filmde en çok güldüğüm şey aslına bakarsanız hiç de önemli olmayan bir şeydi. Hawaii’li bir şarkıcının Yodel söylerken Hawaii’li bir kovboy olduğundan bahsederken yaptığı tezatlar yüzümü güldürdü açıkçası, söylemeden edemeyeceğim. Hawaii demişken, filmin tamamı iki adada geçiyor. Güneşli bir film izleyeceğinizi düşünüyorsanız da yanılıyorsunuz. Belki anlattığı konu gereği renklerin o kadar da canlı olmaması gerekiyordu The Descendants’ta. Ama ıslağı ve nemi sevmeyen ben bile bir an için orada yaşamayı istedim diyebilirim. Çok çabuk mu yaşlandım yahu?

En iyi film ve en iyi erkek oyuncu kategorilerinde Altın Küre ödüllerini kazanan, 5 dalda (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kurgu, en iyi uyarlama senaryo, en iyi erkek oyuncu) Oscar ödülü adayı The Descendants, öyle görünüyor ki Alexander Payne’e yeni bir Oscar heykelciği getirecek. Gönül isterdi ki bu duygu dozu yerinde dram ile en iyi film ve yönetmen ödüllerini de kucaklasın ama bir kez daha senaryo ödülüyle yetinecek gibi. George Clooney ise SAG Ödülü’nü Jean Dujardin’e kaptırana kadar kategorideki favoriydi. Bu seneki ve geçmişteki işleri göz önünde bulundurularak belki ikinci Oscar’ını kucaklar o da. Hiç de fena olmaz bence.

The Descendants, önümüzdeki hafta Oscar Töreni’nden hemen önce vizyona girecek. Reklamlarıylaysa sinema salonlarından uzun süredir kendini gösteriyor. Dilimize “Senden Bana Kalan” ismiyle çevrildi film. Başta biraz arabesk olduğunu düşünseniz de filmi izlemeye başladığınız an aslında ne kadar uygun bir isim olduğunu anlayacaksınız. Siz iyisi mi kendinize biraz vakit ayırın ve bu dinlendirici filmi izleyin. The Descendants izleyiciyi derin sorularla boğmayan, kişinin herhangi bir duygusunu harekete geçirmeyen, her şeyi yerli yerinde bir film. Soğukla sıcağın, üzüntüyle mutluluğun bir araya geldiği bir yapım bu; içermediği tek zıtlık da iyi ve kötü.

Diğer yazıları Burak Hazine

Toronto’da Kazananlar Belli Oldu!

En iyi film, yönetmen, aktör ya da aktris gibi kategorileri barındırmayıp büyük...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir