Tinker Tailor Soldier Spy (2011) Köstebek

Bundan üç sene önce yaptığı Let the Right One In ile yedinci sanatın marjinal ve ürkütücü sularında gezdiğini kanıtlayan yönetmen Tomas Alfredson’ın büyük bir cesaret örneği göstererek sinemaya uyarladığı soğuk savaş yıllarını anlatan filmi Tinker Tailor Soldier Spy sonunda Türk seyircisiyle buluştu. Yılın en merakla beklediğim filmlerinden olan, fragmanlarını izlediğimde buz dağının görünmeyen kısmının büyüklüğünü rahatlıkla hayal ettiğim bu casus filmi, sonunda bir takım film yapımcılarının cesaret örneği gösterip de çarpıcı hikâyeler çıkarılacak 70’lerin derin devletine odaklanıyor. Daha önce beyazperdede görülen diğer tüm casus filmlerinden çok ayrı bir kulvarda koşan, yönetmenin tarzından senaryonun gücüne ve oyuncuların başarısına tam anlamıyla dört dörtlük bir başyapıt Tinker Tailor Soldier Spy.

Casus filmi denince akla Hollywood’un yüksek bütçeli, gişeye oynayan ve teknik açıdan güçlü gelip geçici filmleri gelir. Kendinden emin tavırları, kıvrak zekası ve korkusuz kişiliği ile ön plana çıkmış bu Hollywood casuslarına bir nevi darbe vuruyor yönetmen Tomas Alfredson; hikayenin odağına geçmişinin gölgesini hala yanında taşıyan, sükuneti içinde barındıran ve tabiri caizse emir kulu bir casusu koyuyor. Ama tahmin edeceğiniz üzere karakter birden etrafına ışıltılar saçan ve halk kahramanı oluveren bireylere dönüşmekten ziyade seyircinin kendisine hayran kalmasını kısıtlayıcı, önünde engelleri olan ve ağzından çıkan her lafında malum gölgelerini bulan bir başrol var bu filmde. Üstelik sadece başkarakterde değil, diğer tüm yan karakterlerde de bu sınırlılığı hissediyorsunuz. Belki senaryo, belki oyuncuların oynadıkları karakterlere hayat verme stili, belki de yönetmenin müdahalesi –ya da hepsi. Tinker Tailor Soldier Spy seyirciye kendini uzaktan sevdiren ve bir yandan filme dahil ederken diğer yandan da sadece izleyici olduğunu hissettiren türden bir yapım.

John le Carré’nin aynı isimli romanından uyarlanarak bundan yıllar önce ilk olarak mini dizi sıfatıyla beyaz ekranda izleyici karşısına çıkan Tinker Tailor Soldier Spy, 1970’li yılların başlarında İngiliz İstihbarat’ının yaşadığı kurmaca kaosa odaklanıyor. İstihbaratın başı; ya da karakter ismiyle Kontrol’ün (John Hurt) bir ajan olan Jim Prideaux’yu (Mark Strong) Budapeşte’ye göndermesi ve işlerin planlandığı şekilde gitmemesi ile başlayan filmde müthiş bir kurgu harikası, bir o kadar da seyirciyi yoran ileri ve geri gidişler süregeliyor. Daha sonra bu olayın istihbarat teşkilatı içinde var olduğuna inanılan bir Rus ajanını ortaya çıkarmak için yapıldığını öğreniyoruz ve olaylar yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor. Başkarakter George Smiley (Gary Oldman) önce görevinden alınırken daha sonra casus olduğu şüphelenilen dört en üst düzey ajandan hangisinin bu işin içinde olduğunu ortaya çıkarmak için tekrar göreve getiriliyor. Belirttiğim gibi takip etmesi bir hayli zor olan, zaman çizgisi ileriye ve geriye dönüşlerle dolu ama kendinizi verdiğinizde işin içinden rahatlıkla çıktığınız bir yapım Tinker Tailor Soldier Spy. Senenin kesinlikle en iyi diyaloglarına sahip olduğunu düşündüğüm muhteşem senaryosundaki az kullanılan ama bol anlam yüklü cümleleri takip ederken kafanızda bin bir türlü şey canlandırırken 2 saat süren film ilerledikçe yönetmenin kıvrak zekasıyla tüm sorular çözüme ulaşıyor. Bir yandan seyirciye soru sorma ve cevap verme, daha doğrusu cevap arama hakkı vermeyen ama öte yandan da ustaca hazırlanmış kurgusuyla birleştiğinde çorap söküğü gibi gelen olaylar bütünü en sonunda izleyiciyi sinema salonundan olabileceği en memnun şekilde ayırıyor. Ana karakter George Smiley’nin ve ona yardım eden yandaşlarının önce merak uyandıran, sonra bir çırpıda surata çarpan planları da senaryoyu değerli kılan bir diğer parça.

İstanbul, Budapeşte ve Londra olmak üzere üç ayrı şehirde tamamen 70’ler modasına uygun setler hazırlanarak çekilen Tinker Tailor Soldier Spy’ın bu konudaki başarısı takdire şayan. Her ne kadar benim de öğrencisi olduğum Haydarpaşa Yerleşkesi’nin güzel görüntüsü, Selimiye Kışlası tarafından alınarak saklanmaya çalışıldığı halde Siyami Ersek Hastanesi’nin binası tarafından bozulsa da İstanbul’u bir de İngilizlerin elinden görünce içiniz ısınıyor (Biliyorum, biraz garip bir ayrıntıya takıldım ama benim için filmin tek eksiği bu oldu –Photoshop ile bile halledilebilir bir şey sonuçta). Evrak asansörü sahneleri başta olmak üzere, yakın planda yapılan tek kamera çekimlerinin ustalıkla uzak plana kaydırıldığı tüm sekansları ile görüntü yönetimindeki başarısını da kanıtlıyor film. Zaten böylesi ustaca kurgulanmış bir çizginin sinematografisinin kurgudan kötü olması beklenemezdi. Set dekorasyonu senenin en iddialı başarılarından olan filmin başlıca tekniğinin tatmin edici olduğunu söyleyebiliriz kısaca. Yaratıcılık kısmının içinde ilerlediğimizde Alberto Iglesias’ın casus temasından –ne mutlu ki- bir hayli uzak ve öykünün gizemine gizem katan besteleri de oldukça iddialı. Özellikle filmin açılışında diyalogların da olmamasından faydalanarak vuruşlarını seyirciye iyice yediren Iglesias’ın bu sene La piel que habito’dan sonra böylesi güçlü ezgilere imza atacağını tahmin etmiyordum. Yine özellikle ilk yarıdaki ağır gidişatla birlikte gelen filmi çözme çalışmaları ve kafa karıştıran diyaloglardan sıkıldığınız anda birden sizi rahatlatan bu besteler, aksiyon sahnelerinden eser olmadığı halde ilk yarıya göre bir hayli heyecanlı geçen ve seyirciyi ilk yarıdaki boşluğundan kurtaran ikinci yarıdaki vuruşlar da izleyiciyi filmin içine katan bir diğer önemli faktör. Benedict Cumberbatch’ın hayat verdiği Peter Guillam’ın kendi birliğine ihanetini anlatan kısımda heyecan dozunu arttıran Tinker Tailor Soldier Spy’ın zirve noktası ise hiç şüphesiz Peter ve George’un Karla hakkında yaptığı diyalog sırasında yaşanıyor. Casusun ölümü ve ardından ekrana yansıyan tek bir gözyaşı ise seyirciye tokat çarparak filmi noktalıyor.

Tinker Tailor Soldier Spy’ı sinema salonlarında yerini almasını çok büyük bir heyecanla beklemiştim. Filmi izledikten sonra beklentilerim karşılanmakla kalmadı, gerek geçtiğimiz sezonun gerekse son yılların en iyi filmlerinden birini izlemiş oldum. Casus filmleri söz konusu olduğunda ise durduğu farklı ve özel nokta ile şimdiden kült filmler listesine alınacak Tinker Tailor Soldier Spy tüm öğeleriyle bir başyapıt. Daha önce de belirttiğim gibi senenin en iyi uyarlama senaryosuna sahip, rakiplerinin tümünden daha güçlü bir özveriyle kaleme alınmış öyküsü ve diyaloglarıyla birleşen kurgu ve sinematografi; muhteşem oyunculuklar ve tabii ki yönetmenin özgün ve tüyler ürperten fikirleri ile bir araya gelince ortaya belli aralıklarla izlenmesi gereken bir film çıkıyor. Umuyorum ki gelecekte izleme şansı elde edeceğimiz benzeri tüm türdeşlerine bir şekilde örnek olur Tinker Tailor Soldier Spy ve bu mükemmeliyet içinde bulunduğumuz seneyle sınırlı kalmaz.

Son olarak filmin en iyi erkek oyuncu (Gary Oldman), en iyi özgün müzik ve en iyi uyarlama senaryo kategorilerinde Oscar’a, toplamda 11 dalda da kendi diyarının Oscar’ı sayılan BAFTA Ödülleri’ne aday olduğunu belirtmiş olalım. Lakin bu filmin en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kurgu, en iyi sanat yönetimi, en iyi görüntü yönetimi, en iyi yardımcı erkek oyuncu (tüm yan roller) gibi kategorilerde Oscar’a aday gösterilmemesi bir hayli üzücü. Sinema açısından oldukça yoğun bir sene geçirdiğimizi düşündüğümden birilerinin hakkı yenecekti diyebiliyorum ama hakkı yenen o film kesinlikle Tinker Tailor Soldier Spy olmamalıydı.

“Başka biri varsa bana söyleyebilirsin. Ben büyüdüm.”

Diğer yazıları Burak Hazine

The Artist’in Yönetmeni Yeni Filminde Yıldızları Buluşturuyor

4 Oscar adayı oyuncu Annette Bening ve en son Asghar Farhadi’nin son...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir