Billy Elliot (2000)

2000′li yıllar denince akla gelen usta yönetmenlerden Stephen Daldry, 90′ların sonunda başladığı sinema yaşamı boyunca ortaya koyduğu her uzun metraj filmle Oscar’a aday olmuş bir yönetmen. Billy Elliot ile başlayan macerası The Hours ve ardından The Reader ile devam eden Daldry’nin merakla beklenen ama tam anlamıyla facia olan 2011 yapımı filmi Extremely Loud and Incredibly Close sonrasında kariyerinin başlangıcına bir yolculuk yaptım.

2000 yılında vizyona giren, vizyona girmesiyle birlikte büyük yankılar uyandıran ve ödül avcısı sıfatına nail olan Billy Elliot, işçi sınıfından bir ailenin 11 yaşındaki çocuklarının içindeki gizli yeteneği keşfetmesi hikayesini anlatıyor. Annesini birkaç yıl önce kaybetmiş olan Billy (Jamie Bell), abisi Tony (Jamie Draven), babası Jackie (Gary Lewis) ve büyük annesi ile birlikte yaşamaktadır. Büyük babası ve babasının gençliklerinde uğraştığı boks sporunu layığıyla öğrenmek için kursa giden ama bu işi başarmakta biraz(!) zorlanan Billy, aslında asıl merakının boks olmadığını anlar. 1984 yılında, grevde olan baba-oğul kömür madencilerinin, ailenin en küçük bireyinin bale gibi bir merakı olmasını doğal karşılamasını beklemiyorsunuz, değil mi? Film de zaten bunu anlatıyor.

İlk oyunculuk deneyimini 14 yaşındayken Billy Elliot ile yapan Jamie Bell, daha sonra King Kong, Defiance, The Eagle gibi filmlerde boy gösterdi. En son Peter Jackson ve Steven Spielberg’in ortak yapımı The Adventures of Tintin ile karşımıza çıkan Bell, Billy Elliot filmindeki rolü ile o yaşta, ilk performansında bir çocuk oyuncunun yapabileceğinden fazlasını başarabileceği kanıtlıyor adeta. Billy karakteri ile BAFTA ödülü başta olmak üzere pek çok ödül kazanan Jamie Bell, sektör tarafından o yıllarda harika çocuk olarak adlandırılıyordu. Bağırdığı her karede, gözü daldığı her sahnede kendine hayran bırakan ufaklık, elbette ki, dans ettiği sahnelerde yapabileceğinin en iyisini yapıyor. Bale öğretmeni rolüyle Jamie’ye eşlik eden Julie Walters ise kelimelerle tarif edilemeyecek bu performansıyla Oscar dahil sayısız ödüle aday gösterildi, bunların büyük bir kısmını da kucakladı.

Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher’ın işçi sınıfına uyguladığı dayatmalar ile bu sınıfın o yıllardaki sosyal ve ekonomik durumlarına bir bakış atan Billy Elliot, aynı zamanda homofobi ve homoseksüel bireylere karşı sosyal çevre baskısı gibi konulara da değiniyor. Sevimli bir film olarak başlayan, gülümseterek ilerleyen fakat ağlatarak biten Billy Elliot’ın son sahneleri şüphesiz ki filmin en etkileyici kısımları. Kuğu Gölü Balesi’nin herkesçe bilinen bestesi Lake in the Moonlight eşliğinde güçlü bir gelecek kesitin ardından maden işçileriyle vuran final sahnesi, izleyicilerin bir filmde karşılaşabileceği en çarpıcı ve bir o kadar da hızlı anları yaşatıyor. Filmin her saniyesini içine alabilecek bu güçlü sahnelere ise Oscar ödüllü John Wilson’ın müzikleri eşlik ediyor.

Alt mesajı 80′ler İngiltere’sine basit ama dolu bir bakış olarak kabul edilebilecek Billy Elliot, daha önce izlemediğime pişman olduğum ender filmlerden. Belki çok iddialı olacak ama şu ana kadar çok az film için kullandığım bir söz, başyapıt; Billy Elliot’ı anlatmak için gerçekten de yerinde bir deyiş olur. Ne de olsa duygusal filmleri her daim sevmişimdir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Puss In Boots (2011) Çizmeli Kedi

2001 yılında vizyona giren Shrek ile animasyon film tarihinde yeni bir dönem...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir