Le scaphandre et le papillon (The Diving Bell and the Butterfly – 2007) Kelebek ve Dalgıç

Bazı filmler vardır, deneysel oldukları için anlaması zordur. Verdiği, daha doğrusu vermesi gereken duyguyu herkes alamaz. Bazı filmler vardır, seyredeni duygulandırmak için kılı kırk yarar ve bu sebepten ötürü hiçbir zaman istediği konuma gelemez. Bazı filmler vardır, tamamen duygudan uzaktır. Bir de Le scaphandre et le papillon gibi filmler var, her şeyi sinemaya adanmışçasına gerçekçi ve duygusal. Hiçbir şeyden ödün vermeden iyi olmak için yazılmış ve yaratılmış filmler.

“Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby, 8 aralık 1995 günü, beyin kanaması sonucunda derin bir komaya girer. Komadan çıktığında bütün vücut fonksiyonlarını yitirmiştir. Tıp terminolojisinde locked-in syndrome adı verilen hastalığa yakalanmıştır. Hareket edememekte, yardım almaksızın konuşamamakta, yemek yiyememekte, hatta nefes alamamaktadır. Felçli vücudunda sadece bir gözü hareket etmektedir. Bu onun dünyayla, insanlarla ve yaşamla tek bağlantısıdır. Ölümüne dek süren bu ıstırap dolu, umutsuz haftalar boyunca yılmadan, tek iletişim kanalını, hayati organı gözünü, kullanarak insanlara ulaşmayı başarır. Yardımcısıyla birlikte geliştirdiği yöntemle, sayfalar dolusu yazı dikte ettirir ve sonuçta bu mucize kitap ortaya çıkar. Jean-Dominique Bauby, bize dalgıç elbisesi giymiş kelebeklerin uçuştuğu, tüyler ürperten bir dünyadan kartpostallar yolluyor.”

Yukarıda okuduğunuz paragraf, Le scaphandre et le papillon filminin uyarlandığı kitabın arka kapağında yazıyor. Ronald Harwood’un sinemaya uyarladığı bu eserin yukarıdaki özeti, filmin konusunun da bir kısmını oluşturuyor haliyle. Her ne kadar kitabı okumamış olsam da okuyanlardan duyduğum kadarıyla olabilecek en başarılı uyarlamayı yaratmış senarist Ronald Harwood. Before Night Falls’tan tanıdığımız yönetmen Julian Schnabel ve bizzat benim en çok sevdiğim sinematograflardan olan ve işini her daim ustalıkla yapan Janusz Kaminski’nin de üstün katkılarıyla ortaya çıkan bu şaheser gerçek anlamda izlenmeyi hak eden bir film.

Zaman çizgisi genelde şimdiki zaman üzerinden ilerleyen fakat bazen geçmişe yapılan, bazen de Bauby’nin hayalleriyle çıktığımız garip yolculuklarla bir kurgu harikası var Le scaphandre et le papillon’da. Filmin büyük bir kısmını zaten başkarakterin gözünden izliyoruz. O ağladıkça ekran buğulanıyor, onun gözü kaydıkça görüntü kayıyor; kısaca olayı bizzat, birincil elden yaşıyoruz. Bauby’nin acizliğini ve onun yaşadığı her duyguyu onunla birlikte yaşıyoruz. Aslında bu, benim için oldukça rahatsız edici oldu. Film başladıktan sonraki ilk 10 dakika ve Bauby’nin sağ gözünü diktikleri sahnelerde kendimi ekrana odaklayamadım çünkü açık açık rahatsız oluyordum. Bu benim sinema konusunda önüne geçemediğim bir huyum; ekranda birini acımasızca, işkence çektirerek öldürseler hiçbir şey hissetmem ama seyirci odaklı görsel numaralara da hiçbir zaman dayanamam. Belki sadece bu yönüyle bile film gözümde iyi bir noktaya ulaştı. Çünkü eğer rahatsız ettiyse, bu film gerçekçidir ve pek çok çöp filmin sinema salonlarını işgal ettiği şu yıllarda kıymete binmesi gereken saygıdeğer bir el emeğidir.

Filmde ilk geçmiş zaman deneyimini, Bauby’nin mini mental testi sırasında sorulan sorularıyla yaşıyoruz. Elle dergisinin editörü olup olmadığı sorulduğunda birden dergi için yapılan bir çekimi içeren sekans başlıyor ve film boyunca hem anlatıcı hem de gösterici olan Bauby’nin geçmişine dair önemli ipuçlarını içeren sekansların ilki böylece gelmiş oluyor.

O sekanslardan birinde Bauby’nin babası olarak karşımıza Max von Sydow çıkıyor. Filmde Bauby karakterini canlandıran Mathieu Amalric’ten oyunculuk adına pek bir şey göremediğimiz için (kötü bir söylem değil bu, malumunuz adam felçli ve sadece geçmişi ve hayallerinden bir çıkarım yapmayı da uygun görmüyorum) von Sydow bana göre filmde en kayda değer performansa imza atan isim oldu. Gerçi her ne kadar oynadığı filmlerde her zaman kısa rollerde yer alsa da, usta oyuncu ekranda gözüktüğü an yer yerinden oynuyor. Özellikle Bauby ile telefonda konuştuğu sekansta onlarla birlikte seyircinin de ağlamasının en büyük sebebidir Max von Sydow.

“Bir baba için asla cevap veremeyeceğini bildiği oğluyla konuşmak kolay olamaz.”

Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü hakkıyla kucaklayan Julian Schnabel’in en çok beğendiğim kararı ise filmin sonuna yönelik olanı oldu. Bauby’nin, kitabı piyasaya çıktıktan 10 gün sonra vefat etmesini göstermektense onun ameliyathaneye giderkenki halini iki saniye göstermeyi tercih etmesi, filmin duygu dozunu açıkça arttırmaması sebebiyle idealdi bana göre. Gerçi bu belki de hiçbir şey çünkü film tam bir yönetmenlik harikası. Daha doğrusu yönetmenler harikası diyelim çünkü hiç abartmadan diyebilirim ki hayatımda izlediğim yüzlerce film arasındaki en iddialı görüntü yönetmeni işlerinden birine tanık oldum. Janusz Kaminski’yi zaten sevip sayardım ama böyle bir işin altından alnının akıyla çıktığını da bilmiyordum filmi izlemeden önce.

Film hakkında söylenebilecek ve övülecek sayısız şey var. Diğer dram filmlerinden farklı olarak seyredene hisleri bizzat kendisi yaşıyormuşçasına vermesi dolayısıyla çok yükseklerde kendine yer edinebilecek bir film Le scaphandre et le papillon. İzlediğim hiçbir filmin sinematografisi ile senaryosunun bu kadar güçlü bağlarla bağlandığına, yönetmenin müdahelelerinin bu bağları güçlendirdiğine tanık olmadım –orası kesin. İzleyin ve izlettirin.

Diğer yazıları Burak Hazine

70. Altın Küre Ödülleri Kazananları

Hollywood Yabancı Basın Birliği (HFPA) tarafından dağıtılan ve bu yıl 70. senesini...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir