The Woman in Black (2012) Siyahlı Kadın

Elimizde büyümüştü kerata. Daha doğrusu şahsen ben, onunla ve onun dahil olduğu fantastik dünyayla büyüdüm. Evet evet, Harry Potter’dan bahsediyorum. Hem filmden, hem de karaktere hayat verip ömrü boyunca ve öldükten sonra o isimle anılacak olan Daniel Radcliffe’ten. Sekiz filmden oluşan seri bittikten sonra bir şekilde oyunculuk kariyerine devam etmek zorunda olan genç oyuncu, tercihini 1989 İngiliz televizyon filmi The Woman in Black’in beyazperde uyarlamasından yana kullandı. Klasik korku öğeleriyle bezeli film ara sıra korkutmayı başarsa da türün pek çok örneği gibi vasatın yahut vasatın altında kalmaya mahkum gözüküyor.

İş sebebiyle şehir dışında bir kasabaya gitmek zorunda kalan, karısını oğlu Joseph’in doğumu sırasında kaybetmiş olan avukat Arthur Kipps (Daniel Radcliffe), gittiği kasabada bir takım gizemli olayla karşılaşır. Kendisi kasaba halkınca pek hoş karşılanmaz çünkü hem ölümü getirmiştir, hem de hiç istenmedik yerleregitmek istemiştir. Araştırma yaptığı malikanede bir takım esrarengiz şeyler bulan ve nedendir bilinmez, o şeylerin peşinden gitmeyi kendine amaç edinen karakterimize evli ve oğulları ölmüş bir çift eşlik eder.

El Orfanato’dan bu yana başarılı ne bir korku filmi izledim, ne de çocukların korku unsuru olarak kullanıldığı bir film. The Women in Black ise her iki özelliği de taşıyarak sınırın altında kalmayı hak eden vasat bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Film her ne kadar dış mekan ve iç mekan tasarımlarında, kostüm tasarımlarında ve yapım tasarımlarında (o eski oyuncaklar rüyamıza girmezse sevinirim) ortalamanın çok üstünde başarılara imza atsa da diğer tüm öğeleriyle korku filmi standartlarında kalmayı başarıyor. Bu sene ikinci kez Oscar adayı olan Janet McTeer ve pek de büyük rollerde karşımıza çıkmasa da tanınan aktör Ciarán Hinds’in bile kurtaramadığı oyuncu performanslarında başrol Daniel Radcliffe ise karaktere uygun bir seçim değilmiş gibi geldi açıkçası. Benim için hala o küçük ve yeteneksiz Harry Potter olduğundan mıdır yoksa gerçek anlamda kötü bir oyuncu olduğundan mıdır bilinmez, Radcliffe filmin büyük kısmında konuşmuyor olsa dahi ne yürüyüşüyle ne de mimikleriyle karakterinin oturmasına izin vermiyor.

James Watkins’in senaryosunu yazdığı My Little Eye’dan bu yana büyük gelişme gösterdiğini görmekse mutluluk verici. Aslına bakarsanız kendisi için mutluluk verici olsa gerek zira pek çok korku filminde olduğu gibi yönetmenin etkisini göremiyoruz (zaten korkudan ekrana bakamayan biri olarak bırakın yönetmenin etkisini, filmin kendisini göremiyorum ya neyse).

Sonuç olarak klasik korku sinemasının sınırları dışına çıkmaya çalışan, bu amacı doğrultusunda yer yer başarılı olsa da genel anlamda sınıfta kalan bir film The Women in Black. El Orfanato’nun gözünü seveyim diyerek yazıyı sonlandırmaya hazırlanıyorum. En azından seneler önce olduğu gibi uykularımdan taviz vermeyeceğim bir korku filmi izledim. Yine de türünü sevenler için sinema salonunda izlemeye değer bir yapım diyebilirim. Başlangıçtaki üç kızın ölme sahnesi beni en çok ürküten şey oldu, onu da belirtmeden geçmeyeyim.

Sam Daily karakterinin de dediği gibi, “asla gölgeleri takip etme”. Hayır, zaten takip etmek sana mı kalmış? Cesaretin bedeli misali, yeni nesil korku filmlerinin sonu da pek bir mutsuz oluyor. Yine cesaretin bedeli misali, herkes layığını buluyor.

Dipnot: “Do you believe in ghosts?” mottosunu bulan ismi tebrik etmek lazım, gerçekten çok yaratıcı.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oscar Sunucuları

Sunuculuğunu Annet Hathaway ve James Franco’nun yapacağı 83. Akademi Ödül Töreni’nde ödül...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir