Atmen (Breathing – 2011) Nefes

Avusturya’nın bu sene çıkardığı ve söylenene göre ülkede gişesi bir hayli yüksek olan ve yükselmeye devam eden başarılı filmlerden Atmen (Breathing), 31. İstanbul Film Festivali’nde Genç Ustalar bölümünde gösterildi. Filmin başrol oyuncusu Thomas Schubert’in de katılımıyla Citylife Sinemaları’nda yapılan gösterime katılma şansı eriştim ve aslında ülkesinde bayağı ünlü bir oyuncu olan Karl Markovics’in bu ilk yönetmenlik deneyimine tanık olduktan sonra Schubert’i dinledim.

Doğduktan sonra annesi tarafından terk edilen, yetimhanede geçirdiği yılların ardından öfke kontrolüne yenik düşerek bir arkadaşının ölümüne sebep olan Roman (Thomas Schubert), ıslahevinde kalmaktadır. Islahevinde kaldığı süre boyunca çeşitli işlere giren fakat hiçbirinde tutunamayan Roman, en sonunda belediyenin morgunda çalışma kararı alır. Bir gün kendi soyadıyla aynı bir cesetle karşılaşır ama kısa zamanda anlar ki bu ceset, onun annesine ait değildir. Yaşadığı bu olay vesilesiyle zamanında kendisinden vazgeçen annesini aramaya koyulan Roman’ın hikayesini izlediğimiz Atmen, Avusturya’nın bu sene Oscar yarışına gönderdiği film olmuştu.

Filmi izleyen seyircilerin (film bittikten sonra yapılan soru ve cevap kısmında da anlaşıldığı üzere) dikkatini çeken ilk şey hiç şüphesiz Roman’ın kaldığı ıslahevindeki odasında çeşitli yüzeylere ve kapıya kazınmış isimlerdi. Nerden baksanız kazınan her iki isimden biri Türkçe idi (ben bizzat İsmail, Salih ve Fatih’i yakaladım). Onun dışında kapının üstünde kocaman şekilde yazan “AŞK” (evet, yine Türkçe) kelimesi de ana vatanından uzak Türklerin aslında bulundukları diyarlarda pek de uslu durmadığına bir işaret. Daha sonra bir izleyici bu durumun, yani isimlerin kamera kadrajına girmelerinin özel bir sebebi olup olmadığını sorduğunda Thomas Schubert, bunların tamamen tesadüf olduğunu söylese de o salonda bulunan pek çok kişide küçük çapta bir utanç oluştuğunu düşünmekteyim.

Filme gelirsek, acımasızlığın ve asabiyetin hüküm sürdüğü bir olaylar bütünü izliyoruz. Roman’ın kendi davranışları bir yana, daha sonra işe girdiği morgdaki iş arkadaşlarının tutumu, ıslahevinin gardiyanlarının tutumu, Roman’ın daha sonra bulduğu annesinin tutumu ve ıslahevinde bulunduğu süre boyunca ona yardım eden adamın (ki kim olduğuna dair bir fikrim yok, filmde bahsedildi ise de kaçırdım) tutumu bu iddiaya kanıt olabilecek gerekçeler sunuyor. Zaten bu olumsuz ve radikal davranışlardan rahatsız olan seyirci, filmin kemik yapılarından birini oluşturan ölüm ve ölü öğeleriyle iyice geriliyor. İşin altı adım aşağı kısmından farklı olarak cenaze ve otopsi işlerine yoğunlaşan filmde pek çok ölü karakterle karşılaşıyoruz. Biz seyirci olarak (gerçi ben kendimi rahatlıkla bu grubun dışına dahil edebilirim zira ölülere bakmaktan çok daha öte işler yapmaktayım –yanlış anlayanın canı çıksın) bu cesetlerden ne kadar rahatsız oluyorsak, Roman karakteri de geçmişinde yaşadığı kötü tecrübe dolayısıyla o kadar rahatsız oluyor. Daha sonra izlediğimizde anladığımız, Roman’ın işlediği cinayet sonrasında sorgulanış biçimindeki bir ayrıntı filmin en başından başlamak üzere pek çok sahnede karşımıza çıkıyor ve klostrofobinin farklı bir versiyonununu yaşayan Roman’ın peşini bırakmıyor.

Filmde muhtemelen yönetmenin özellikle tercih ettiği fakat benim tatmin olmadığım bir durum Roman ile annesinin arasında geçenler. Roman, annesiyle ilk kez buluştuğunda ona “Beni neden bıraktın?” diye sorduğunda annesi “Hayatımda yaptığım en iyi şeydi o.” dediğinde zaten bu ilişkinin nereye gideceğini tahmin ediyorduk ama yine de yaşadığı bunca olumsuz şeye rağmen annesinden adam akıllı bir yanıt alamayan Roman’a bilmem-kaçıncı bir tekmeye daha illa ihtiyaç var mıydı diye düşünmeden edemiyor insan. Zira filmde çarpıcı olan ne varsa hepsi Roman’ın başından geçen şeyler. Şevkat denen şeyden ömrü boyunca mahrum kalmış bu karaktere biraz olsun olumlu yaklaşan ıslahevi görevlilerinden birinin yanında başta arasının bozulduğu ama sonra düzeldiği iş arkadaşından başka kimse yok filmde. Ayrıca Roman’ın “sevgiyi” kısa sürede olsa hiç tanımadığı bir kızda bulması, böylesi karamsar bir filmde seyirciyi motive eden bir iki küçük ayrıntıdan biri.

Havuzdaki bacaklar başta olmak üzere, çekimlerin kapalı mekanlarda yapılması şanssızlığına rağmen oldukça iyi bir kamera işi izlediğimiz Atmen, benim için festivalin en çarpıcı ve sömürücü filmlerinden biri oldu. Lakin bu sömürü, pek nadir şekilde karşıma çıkan ve olumsuz bir anlam içermeyen cinstendi. Film ayrıca Cannes Film Festivali’nde Avrupa Sinemaları Ödülü’ne layık görülmüş.

Diğer yazıları Burak Hazine

34. İFF Günlükleri #5: Hasret, The Homesman, Elser

Yearning (Hasret) Ben Hopkins’in Altın Lale için yarışan eseri Hasret (Yearning), bir...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir