Be omid e didar (Bye Bye – 2011) Hoşça Kal

Kendi ülkesinde, hükümete karşı işlediği suçlardan dolayı Cafer Pahani ile hapse mahkum edilmiş olan ünlü İranlı yönetmen Mohammad Rasoulof’un son filmi Be omid e didar (Bye Bye), aynı yönetmenin kendi hikayesine benzer şekilde İran’dan kaçmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor. Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film, 31. İstanbul Film Festivali’nde Sinemada İnsan Hakları bölümünde gösterildi.

İşlediği suçlar gereği avukatlık yapma hakkı elinden alınan ve hamile olan genç bir kadının yasal olmayan yollara başvurarak İran’ı terk etmeye çalışmasını izlediğimiz film, o diyarlardan çıkan ve uluslar arası arenada ses getiren diğer yapımlar gibi ülkenin adalet sistemine, politik yapılanmasına ve kültürel yobazlığına parmak basıyor. Başrolünde Leyla Zareh’i gördüğümüz Be omie e didar’da, bu senenin en iyi filmlerinden (hatta benim için en iyi filmi olan) Oscar ödüllü A Separation’da da karşımıza çıkan Shahab Hosseini de boy gösteriyor. Her ne kadar kendisini kamera karşısında bir iki dakika görsek de filmde kilit bir karaktere hayat veriyor başarılı oyuncu.

100 dakikalık süresi boyunca (dikkat ettiğim kadarıyla) yalnızca bir kez pan yapılan, diğer tüm planları hareketsiz kamera ile tek açıdan alınan filmin benim için göze çarpan ilk ayrıntısı bu oldu. Yeni yeni alıştığım İran sinemasının vurucu filmlerinin etkisini daha da güçlendirdiğini düşündüğüm bu yöntemle filmin görüntü yönetmeni benden tam not almayı başardı. Tabii ki asıl olay bir sekansta tek açıdan görüntü almak değil. Be omid e didar’da özellikle ışığın, karanlığın ve gölgelerin ustaca kullanıldığına şahit oluyoruz. Genel görüşe göre kamera ne kadar çok hareket ederse (bir yere kadar elbette) söz konusu film, seyircisini daha rahat içine alır şeklindedir. Ama Be omid e didar’da bunun tam tersi bir durum mevcut –ya da benim zevkimle alakalı bir şeyler var. Bu yöntemle yönetmen, sadece filmin asıl öyküsüne odaklanmakla kalmıyor, ana karakterin günlük yaşamından çeşitli ayrıntıları da bize sunuyor. Örneğin uzun uzun izlediğimiz ve izlerken neden izlediğimizi sorguladığımız su kaplumbağasının daha sonra ortadan kaybolması, daha sonra anlayacağımız şekilde filmin ana temasıyla birebir örtüşüyor.

Ülkesini eleştirmekte çekinmeyen ve bu uğurda özgürlüğünden olan Rasoulof, İran’da görülen iki yüzlü tutumdan insan haklarına, hukuk sisteminden inançların doğurduğu sonuçlara kadar pek çok şeye küçük küçük de olsa değinmeyi başarıyor. Film sayesinde öğreniyoruz ki İran’da bir kadının tek başına bir otelde konaklayabilmesi için karakoldan izin belgesi alması gerekiyor. Bu da filmde, kadına verilen değeri en basit şekilde anlatan ayrıntılardan biri oluyor.

Be omid e didar’ın üstünde durduğu bir diğer önemli konu ise kürtaj mevzusu. Şeriat hukuku ile yönetilen bir ülke olmasına karşın kürtaja 16’ncı haftaya kadar müsaade eden İran’da, diğer her şeyde olduğu gibi bu konuda da kadının erkeğinden izin alması gerekiyor. Bebeğine Down Sendromu teşhisi konan başkarakter ise hem gerekli süreyi geçirdiği için, hem de yasalar bebek ne kadar hastalıklı olursa olsun o süreden sonra kürtaja izin vermediği için bir başka sorunla baş etmek zorunda kalıyor. Filmin odağına aldığı ana tema (başkarakterin film süresinde bu işle bir hayli ilgilenmesinden ötürü) kürtaj ve yaşamın sonlandırılması gibi dursa da benim için bu filmi izlerken insan hakları daha ön plandaydı. Basına karşı devletin koyduğu ambargolar ve sansür, aslında çok da yabancı olmadığımız bir uygulama. Be omid e didar’da da aynı sebeple başkarakterin kocası sürgüne gönderiliyor. Düşünce özgürlüğünün olmasının zaten beklenmediği bir ülkede ve sistemde, bu filmde izlediğimiz olaylardan çok olayların anlatış tarzlarının önemi büyük elbette.

Beklenmedik bir şekilde sona eren ve ekran karardığında duyduğumuz uçak sesiyle veda eden Be omid e didar, derdini olabilecek en güzel şekilde anlatmayı başaran bir yapım. Senaryosundan oyuncularına, sinematografisinden yönetmenine pek çok anlamda oldukça olumlu karşıladığım filmde başkarakterin ettiği tek bir cümle ise her şeyi özetliyor aslında:

“İnsan kendi ülkesinde gurbette gibi hissediyorsa gurbete gidip gurbette gibi hissetsin, daha iyi.”

Diğer yazıları Burak Hazine

Muhtemel 2016 Oscar Adayları

Bir Oscar maratonu biter, (belki de) o bitmeden yenisi başlar. 2014 yılının...
Devamı

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir