Blackthorn (2011)

The Sea Inside ve Vanilla Sky filmlerinden hatırlayacağımız Mateo Gil’in yönetmen koltuğuna oturduğu yeni uzun metraj filmi Blackthorn, pek çok kişinin bildiği gerçek bir hikayenin biraz daha kurgusallaştırılmış hali. Dünya Festivallerinden bölümü dahilinde 31. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen film, onlarca filmlik festival programımın doğal yaşamla en iç içe örneklerinden biri ve tek Western filmi olması sebebiyle benim için önem arz ediyordu. Filmi izlerken zaman zaman sıkılmış olsam da Western türüne az çok katlanabilen biri olarak Blackthorn’u izleme şansına eriştim.

Bolivya, 1927. Adını James Blackthorn olarak değiştiren azılı suçlu Butch Cassidy’nin sakin ve huzurlu yaşamına küçük bir göz atıyoruz. Bir yandan da zaman çizgisinde geriye giderek Cassidy’nin iki arkadaşı (ki biri arkadaş mı, tartışılır) ile Amerika Birleşik Devletleri’nde nasıl aranan bir suçlu haline geldiğini de izliyoruz. Cassidy daha sonra film boyunca mektup yazdığı çocuğu görmek istemesi üzerine Amerika’ya dönme kararı alıyor fakat yola koyulduğu sırada İspanyol mühendis Eduardo Noriega ile karşılaşıyor. Noriega’nın bir madenciyi soyduğunu ve yüklü miktarda parayı sakladığını öğrenen Butch, bir takım olaylar sonucunda İspanyol ile işbirliği yapıyor. Bu sırada peşlerine takılan silahlı adamlardan kaçmanın yollarını arayan ikili, daha sonra yalanlarla dolu bir çıkmazın içinde kendilerini buluyorlar. Ama keşke tek sorun bu olsa… Mackinley diye bir gerçek de var.

Film, hem yaşanmış bir olaya senarist Miguel Barros’un bu ilk denemesiyle farklı bir bakış açısı sunarken hem de vakti zamanında izlediğimiz Butch Cassidy and the Sundance Kid filmine olan benzerlikleri ile dikkat çekiyor. Yine de Blackthorn, 1969 yapımı filme kıyasla daha ayrıntılı bir öykü anlatmaya çalışmış diyebiliriz. Bu ayrıntıyı da yönetmenin kurgusundaki gidiş ve gelişlerle seyirci kolaylıkla yakalıyor.

40 küsur sene önce Paul Newman’ın canlandırdığı Butch Cassidy’yi bu sefer emektar aktör Sam Shepard canlandırıyor. Mackinley karakterine ise bir diğer usta oyuncu Stephen Rea hayat veriyor. Eduardo Apodaca’yı ise İspanyol mühendis Noriega rolünde görüyoruz.

Özellikle set dekorları, yapım ve kostüm tasarımları ile (pek çok Western filmi gibi) göz önüne çıkan Blackthorn, bu sene söz konusu dallardaki başarıları ile İspanya’nın Oscar ödülü sayılan Goya’dan zaferle ayrıldı. Sinematografisi açısından bana yakın zamanın True Grit’ini andıran filmin bu konudaki başarısı (aynı sebeplerle) göz ardı edilecek gibi değil zira Bolivya’nın yeşilliklerinden tutun, uçsuz bucaksız kurak arazilerine ve tuz çöllerine kadar pek çok doğa tasviri sunuyor bu film bize. Gölgeleri ve güneş ışığını ne kadar başarılı şekilde kullandıklarına tanık olmak için ise filmi izlemeniz gerekiyor.

Senaryosu bakımından da beni tatmin eden Blackthorn, bir Western filminin olmazsa olmazı diyebileceğimiz “ana karakterden çıkan özlü sözler” klişesini de başarıyla yerine getiriyor. Hatta biraz fazla yerine getiriyor çünkü Cassidy’nin ettiği her iki laftan birinin altında aslında farklı bir anlam aramamız gerekiyor. Öykünün anlatımı ise storyboard ve kurgunun ortaklığı ile oldukça anlaşılır bir hale sokulmuş.

Türkiye’de vizyon şansı bulmayan ve muhtemelen bulamayacak olan Blackthorn, Western türünü sevenler için izlenebilir bir yapım. Sevmeyen kesime ise önermiyorum çünkü filmin uzun süren durgunluğu sırasında kolayca sıkılabilir ve esas heyecanı içeren son dakikalara yetişemeyebilirsiniz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Denver Film Eleştirmenleri Ödülleri

En İyi Film: “The Tree of Life” En İyi Yönetmen: Terrence Malick,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir