Csak a Szel (Just the Wind – 2011) Sadece Rüzgar

Berlin Film Festivali’nde yarışıp Sinemada İnsan Hakları kategorisi dahil üç dalda ödül kazanan Csak a szél (Just the Wind), aynı bölümde yarıştığı 31. İstanbul Film Festivali’nde de büyük ödüle kavuştu. Multi-yetenek Benedek Fliegauf’un hem yazıp hem yönettiği, bir de üstüne yapım tasarımcılığını üstlendiği film, Macaristan’da yakın zamanda meydana gelen anonim çingene katliamlarını bir ailenin üzerinden anlatıyor.

Kızı Anna, oğlu Rio ve babası ile birlikte yaşayan çingene Mari geçimlerini sağlamak için temizlikçilik yapmaktadır. Anna, özenti bir ortaokul genciyken Rio okula dahi uğramayan başıboş fakat zeki bir çocuktur. Beşinci kez bir Roman ailesinin bir Macar köyünde öldürülmesi haberiyle telaşlanan aile, korkudan hep birlikte uyumaktadır. Tek hayalleri Kanada’daki babalarının yanına gitmek ve böylece tüm sefaletten kurtulmak olan bu aile, bir gün uyurken bir çatırtı duyar ama o çatırtı, Anna’nın da dediği gibi sadece rüzgar mıdır?

Neredeyse hiç boy çekimi ve genel çekim olmayan, kameranın da daima hareket ettiği, böylelikle seyircinin filmi izlemesinden ziyade olayları bizzat yaşıyor hissine kapıldığı sinematografisi ile dikkat çeken Csak a szél, sinema tekniklerinin kullanımı yönüyle oldukça olumlu bir noktada duruyor. Karakterlerin bir gününü, neredeyse tüm ayrıntılarıyla anlatmayı başaran yönetmen bazen normal yaşamda hiç önemsemediğimiz noktaları kadrajına alırken bazen de bizim başımıza gelmese de bir şekilde zorluk çeken insanların karşılaştığı tacizlere kadar giden çarpıcı ayrıntıları seyirciye gösteriyor. Gerilim dolu bir müzikle Anna, Mari ve Rio’nun ayrı ayrı, evlerine doğru ilerlemelerinin sonucunda nelerin olacağını anlıyoruz belki; fakat Fliegauf bunu bir hazırlık aşaması şeklinde sunuyor. Filmin etkileyici finalinin seyircide yaratacağı şok etkisini arttırmak için birbirinden uzun eve gidiş sekanslarıyla uygun müzikleri birleştiriyor.

Hem yaşının getirdiği çeviklikle hem de olayların daha bilincinde olması sebebiyle katliamdan kurtulan Rio’ya daha sonra ne olduğunu öğrenemiyoruz. Onun arkasından bir el ateş atıldığını, daha sonra nişancının hiç kıpırdamadan beklediğini görüyoruz fakat atışın hedefi vurup vurmadığını yönetmen söylemiyor. Ölen Anna, Mari ve büyükbabaya cenaze için kıyafet giydirildiği sekansta ise Rio’ya dair bir şey görme merakıyla heyecanlansak da bir şey göremiyoruz. Bunun anlamının Rio’nun ölmemesi mi yoksa ormanda öldüğü halde cesedinin bulunmamış olması mı olduğunu da bilemiyoruz.

Çingene cinayetlerini durağan fakat bir o kadar da çarpıcı şekilde anlatmayı başaran Csak a szél, öyle sanıyorum ki aldığı ödülü hak etti. Rakibi olarak yarıştığı Terraferma, Presume coupable, Be omid e didar, La Voz Dormida,  Roza gibi filmleri de bakış attıkları konuları gereği çok beğensem de sinema anlamında Csak a szél’in durduğu nokta çok daha farklı. Seyirciyi duygulandırmadan, olabildiğine soğukkanlı bir çizgide anlatıyor filmi yönetmenimiz. Amacı karakterleri ön plana çıkarmaktan ziyade katliama kurban giden çingenelerin sefil yaşamlarına parmak basmak. Üstelik ortada bir mücadele de yok. Bir insan yaşamının tek bir gününü, belgesel kıvamında izliyormuşçasına bakıyoruz beyazperdeye. Kısaca filmi bir hayli beğendim. Vizyon şansı bulur mu bilmem ama bu filmi herkesin bir şekilde izlemesini şiddetle tavsiye ederim. Macaristan adına Oscar yarışına dahil olmasını çok istediğim Csak a szél’de Anna, Rio’ya “Sadece rüzgar. Uyumaya devam et.” dediğinde başınızdan aşağı dökülen buz gibi su hissiyatını yaşamak için bile izlemelisiniz.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Innkeepers (2011) Ruhlar Oteli

Bir gün bütün tabularımı yıkacak bir örneğine rastlarım diye korku sinemasının örneklerini...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir