En kongelig affere (A Royal Affair – 2011) Yasak Aşk

Saray maceraları… Gerek beyazperdede, gerek televizyon filmlerinde, gerekse dizilerde defalarca karşınıza çıkan gösterişli Ortaçağ kraliyet dramalarından en yenisine hoşgeldiniz! O diğer filmlerden biraz farklı olarak bu sefer kurtulan ve onca kayba rağmen demokratik bir kral bulan diyarın adının Danimarka olduğunu belirteyim.

The Girl with the Dragon Tattoo’nun İsveç versiyonunun senaryosunu kaleme alan Nikolaj Arcel’in yönetmen koltuğuna oturduğu En kongelig affaere (A Royal Affair), neredeyse baştan sonra kraliyet klişeleriyle dolu, sonunda yazan “geleceğe bakış” paragrafıyla özgür bir ülkenin nasıl kurulduğunu anlatan vasat (üstü) bir film. Uluslar arası yarışma bölümünde Altın Lale için yarışan bu filmi izleme şansına (yahut şanssızlığına) eriştim geçtiğimiz gün. Konuya gelirsek…

18’nci yüzyıl İngilteresi. Britanya Krallığı’nın prensesi olan Caroline Mathilde (Alicia Vikander), Danimarka kralı Christian (Mikkel Boe Folsgaard) ile birbirlerini henüz görmedikleri halde görücü usülü evlendirilmişlerdir. Caroline, Danimarka’ya gittiğinde ülkede baskıcı bir rejimin hüküm sürdüğünü ve soylu rahiplerin yönetimi ele geçirdiğini fark eder. Öte yandan hafiften çılgın olan kralla başlarda anlaşamayan Caroline, kralın Avrupa seyahati sırasında tanıştığı ve saraya getirdiği doktor olan Johann Struensee’yle (Mads Mikkelsen) büyük ve yasak bir aşk yaşamaya başlar. Aydınlanma döneminin başladığı o vakitlerde yeni ve özgürlükçü görüşlerden etkilenip bunların savunucusu olan Caroline ve Johann’ın sarayda çeşitli iftiralara maruz kalıp hazin sonlarını hazırladıklarından haberleri yoktur.

Tanıdık geldi, değil mi? Bir kral, bir kraliçe, üçüncü bir insan. Bu üçüncü insan önceki ikiliden biriyle aşk yaşar, üstüne bir de çocuk yapar. Sonra o aşığı ile birlikte ya asılır, ya kellesi kesilir ya da sürgüne gönderilir. Ama en sonda yazan şey hep aynıdır: O ülke halkı artık refah içindedir ve mutludur. İyiler, kötüler, yalanlar, gerçekler, itiraflar ve iftiralar… 130 dakikalık süresi boyunca neler olacağını bilerek izlediğimiz En kongelig affaere, her ne kadar gerçek olaylara dayansa da benzerlerinden bir adım öteye geçemiyor. Hatta o benzerleri ile o kadar aynılar ki filmi değerlendirmeye aldığımızda pek çok öğe de birbirinin kopyası olacak şekilde karşımıza çıkıyor: Başarılı oyunculuklar, duygusal ve ağır bir dille yazılmış diyaloglar, kötü karakter yaratımları, dönem kostümleri, mekan tasarımları, müzikler, eğlence yöntemleri (ah o dans!), sömürülen halk, senaryo…

Senaryo! Bu sene Berlin Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanan En kongelig affaere, ağır bir dille kaleme alınmış, soyluların ağzına layık diyalogların kurbanı olan bir diğer yapım olmaktan kurtulamıyor. İşin garip yanı, topluluklar her zaman bu tip senaryolara kanıyor. Diyaloglar dışında senaryonun diğer özelliklerine baktığımızda da öyle hayran kalınacak pek bir şey olmuyor elimizde. Kayda değer tek artı olarak başlarda sıkmayan bir anlatımın tercih edilmesi ve hali hazırda kurgu yönüyle değerlendirilecek bir artısı olmayan bu filmin o anlatımıyla seyirciye kendini izlettirebilme başarısıdır. Bu konuda senaristler Rasmus Heisterberg ve yönetmene küçük bir teşekkür edilebilir çünkü o uzun süresi boyunca beni dahi sıkmadan ilerleyen bir film yapmışlar. Bir diğer hoşuma giden şey ise dönemin ünlü edebiyatçılarından yapılan alıntılar oldu. Krala sorulan “Kral olmasaydınız sizi ne mutlu ederdi?” sorusuna kralın “Uyumak. Bir ihtimal rüya görmek için…” cevabıyla başlayan bu alıntılar çoğu zaman seyirciyi sıkmıyor, aksine filme dahil ediyor.

Yukarıda da bahsettiğim gibi filmde başarılı bir oyunculuk var. Gerçi çoğu zaman poker-face-asilleri oynamanın hiçbir zaman zor olmadığını ve olamayacağını düşünmüşümdür. Yani oyuncular zaten zor olmayan rollerin üstesinden geliyor bu tür filmlerde. Ama yine de başrolleri paylaşan üç oyuncuyu da tebrik etmek gerekir.

Yine ve yine bir dönem filmi olarak kostümler, klasik müzikleri, set ve yapım tasarımlarıyla göz dolduran En kongelig affaere, görüntülerini de ele alırsak teknik anlamda tatmin edici bir yapım olmuş.

Olumlu ve olumsuz yanlarına rağmen özellikle ilk yarısında izlemekten zevk aldığım ama ilerledikçe bu zevkimin adeta nefrete ve sıkıntıya dönüştüğü En kongelig affaere, aslında ismiyle seyirciye büyük bir ipucu veriyor:

“Evet, ben hepinizin bildiği ve on bin kez izlediği bir hikayeyi yeniden anlatıyorum. İzleyip de vaktinizi boşa harcamayın.”

Diğer yazıları Burak Hazine

Borgman (2013) Bela

Eğer sinemanın sınırlarını zorlayan yapımların gişeye hakim filmler olduğuna inanıyorsanız büyük bir...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir