Hodejegerne (Headhunters – 2011) Kafa Avcıları

Özellikle milenyum sonrası Norveç sinemasında kendini gösteren ve Nordik severlerin muhtemelen tanıdığı Morten Tyldum’un 31. İstanbul Film Festivali’nde galasını yaptığı Hodejegerne (Headhunters), Hollywood aksiyonları ile Uzakdoğu intikam sinemasının bir karışımı gibi duran ama aslında çekildiği diyarlarda her sene üretilen türde bir yapım. Birlikte festivalin ilk haftasonunun kapanışını yaptığımız film, tüm salonu yüz dakikalık süresi boyunca koltuğuna çiviledi ve muhteşem senaryosuyla herkesi büyüledi.

Bir kafaavcısının, pek çok şeyi riske atarak eski ve milyonlarca Dolar edebilecek bir tablonun peşine düşmesi ve bunun kendisine getirdiği sonuçları izlediğimiz filmde kahramanımız Roger Brown’ın (Aksel Hennie) kendi sergisini açmış karısı ve nereden çıktığını önce bilmediğimiz ama en sonda anladığımız Clas Greve (Nikolaj Coster-Waldau) başta olmak üzere pek çok yan karakterle karşı karşıya geldiği, heyecanı ve aksiyonu bol bir film izliyoruz. Hodejegerne, bana hem çekildiği mekan gereği hem de yönetmenin tarzı bakımından en son David Fincher’ın The Girl with the Dragon Tattoo uyarlamasında yaşattığı duyguları yaşattı.

Filmin yalnızca konusunu okumuş şekilde salona gidenler için açılış sekansı hem film hakkında birkaç ipucu veriyor, hem de yaklaşık iki saat sürecek olan heyecanlı anlara seyirciyi hazırlıyor. Oldukça başarılı bu açılış sekansının ardından, baş karakterimiz Roger Brown’ın ağzından öz eleştiri niteliğinde kısa bir replikler bütünü dinliyoruz. Roger Brown oldukça zengin, boy olarak kısa ve çapkın bir erkek. Gözünüzde canlanması zor olmadı, değil mi? Parasını bir yandan güzeller güzeli karısını mutlu etmek için kullanırken diğer yandan onu aldatma konusunda çekinmeyen Roger, bir güvenlik firmasında çalışan arkadaşının yardımları sayesinde pahalı sanat eserleri sahiplerinin evlerine girip söz konusu eserleri çalıyor. Daha sonra bu çaldıklarını yüklü miktarlar karşılığında satan Roger, filmin başında bu işi yapmanın inceliklerinden de bahsediyor.

Roger ile karısı mutlu gözükse de aslında problemleri var. Karısı artık anne olmak istediği halde Roger bu fikre sıcak bakmıyor. Sorumluluk almaktan korkmasından mıdır yoksa kendi hayatını mahvettiği (mahvedeceği) gibi çocuğunun hayatına da müdahelede bulunmaktan çekinmesinden midir bilinmez ama bu fikir ayrılığı, daha sonra Roger ve karısının arasının daha da açılmasını sağlıyor. Bir gün karısının açılışında tanıştığı Clas Greve’e iş teklifi götüren Roger, daha sonra bu teklifin başına ne gibi sorunlar açacağından da habersiz. Clas Greve’in büyükannesinin sahip olduğu o çok ünlü ve kayıp sanat eserini çalmayı başaran Roger, daha sonra kimlik değiştirmeye kadar gidecek ve bir solukta izlenen maceranın içinde buluyor kendini.

Film, karakterleri bakımından oldukça zengin. Jo Nesbo’nun romanından beyazperdeye uyarlanan senaryosu (Lars Gudmestad ve Ulf Ryberg tarafından) filmin sadece bu yönden değil, pek çok başka şekilde zengin olduğunun da kanıtı. İzlediğimiz süre boyunca olaya dahil olan karakterlerin her birinin kritik roller üstlendiği hikayede olay kurgusu o kadar ustaca yazılmış ve düzenlenmiş ki kimin iyi, kimin kötü; kimin dürüst, kimin yalancı olduğunu filmin sonuna kadar anlayamıyorsunuz. Hep bir kafa karışıklığı (olumsuz anlamda değil) ve merak içinde ekrana bakıyorsunuz ve yaşananların sonrasında, her seferinde şaşkınlığınızı gizleyemiyorsunuz.

Filmin senaryo konusundaki bu başarısını, türün gücünü göstermek zorunda olduğu teknik yanlar tamamlıyor. Filmin The Girl with the Dragon Tattoo’ya benzettiğim bir diğer yanı da kurgusu oldu. Bütçesi Fincher’ın filmi kadar olmasa da kendi çapında en az onun kadar iddialı bir kurguya sahip olan filmde özel efektler, sesler, müzikler ve görüntüler de oldukça başarılı işlenmiş. Özellikle kalbimizi küt küt attıran olaylar sırasında seyirciye doğru zaman ve doğru yerde eşlik eden müzikler gerçekten harika. Oyunculuklar konusunda ise film, başta seyirciye yüksek bir profil sunmasa da salondan çıkarken tatmin olmuş hissedeceğinize de garanti verebilirim. Göz yaşarması sahnesini dahi rahatlıkla hayata geçirebilmeyi başarmış Aksel Hennie de bu konuda en büyük övgüyü hak ediyor.

Oldukça yorgun geçen bir haftasonunun ardından kaybolmuş tüm enerjimi bir anda yerine getiren ve bir an olsun sıkılmadan izlediğim Hodejegerne, 31. İstanbul Film Festivali’nin herkese hitap eden türde en iddialı filmlerinden. Hala şansınız varsa ve gösterim bulursanız kaçırmayın derim. Aksi takdirde bol aksiyonlu bir festival filmini kaçıracaksınız –ki bu şans insanın eline pek geçmiyor bildiğiniz üzere.

Diğer yazıları Burak Hazine

Terraferma (2011) Memleket

Uzun sayılabilecek aralıklarla film çekme işine girişen İtalyan yönetmen Emanuele Crialese’nin bu...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir