Impardonnables (2011) Affedilmeyenler

Juliette Binoche’un kariyerindeki en iddialı filmlerinden olan Rendez-vous’dan tanıdığım (gerçi bu benim cehaletim muhtemelen) Andre Techine’nin Philippe Dijan’nın aynı isimli romanından uyarladığı Impardonnables, 31. İstanbul Film Festivali’nin Yıllara Meydan Okuyanlar bölümü dahilinde gösterilen bir komedi-dram filmi. Genel öyküsüne pek çok karakterin dahil olduğu ve filmin adından da anlaşılabileceği üzere ilişkiler konusunda tam bir örümcek ağı yaratan yapım, görünüşe göre yönetmenin önceki filmlerine kıyasla daha geri planda kalıyor.

Polisiye roman yazarı olan Francis (Andre Dussollier), yeni bir roman yazmak üzere gondolların şehri Venedik’e gider. Aralarında bir hayli yaş farkı olan ve acente işleten Judith’e (Carole Bouquet) gördüğü an tutulan Francis, kısa bir sürede kadını ikna ederek küçük bir adaya yerleşmelerini sağlar. Aradan bir buçuk sene geçer ama Francis’in yazma şevki kaybolmuştur çünkü artık Judith vardır. O sırada kızı ve torunu, bu aşıkları ziyarete gelir. Francis’in kızı Alice’in (Melanie Thierry) birden ortadan kaybolmasıyla başlayan ve ardı arkası kesilmeyen garip olaylar bütünü, hatrı sayılır bir süre aşıkların arasını açmaya yetecektir.

Öncelikle belirtmek istediğim şey, özellikle filmin ilk on dakikasında karşımıza çıkan ve bir çırpıda geçen olaylar bütününün karmaşıklığı. Yönetmen bu ilk birkaç sekansta o kadar aceleci davranmış ki olay örgüsünü yakalamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Karakterler birbirlerine delicesine bir şeyler anlatıyor, küçük birkaç olay yaşanıyor ve hop, bir de bakıyorsunuz ki esas erkek ve esas kadın birbirlerine tutulmuş. Yıldırım aşkı denen şey bu olsa gerek, yönetmen olayı daha fazla uzatmadan işe girişmek istiyor –ve bunu başarıyor da. Aceleyle gelişen bu başlangıcın ardından yavaş yavaş öykünün asıl odağına ilerliyoruz. Francis’in kızı ve torununun gelmesiyle birlikte, karakterin geçmişine dair işe yarar birkaç bilgi ediniyoruz. Alice’in bir başka erkekle kaçması sonrasında ise herkesin birbiriyle bir şekilde seviştiği ve şimdi yahut geçmişte bir şekilde ilişki yaşadığı gerçekleri ile karşı karşıya kalıyoruz.

Alice’i takip etmek için Francis ve Judith, Anna Maria isimli eski ajanı tutuyor. Sonradan öğrendiğimize göre Anna Maria, Judith’in eskiden yarı tutkulu bir aşk yaşadığı bir kadın. Anna Maria’nın bir süredir hapis yatmakta olan oğlu Jeremie de serbest kalınca bu ilişki mevzusu sarpa sarıyor. Judith’in kendisini aldattığını düşünen Francis, Jeremie’yi Judith’i takip etmesi ve kendisine günlük bilgi getirmesi için tutuyor. Kıskançlığın dozunu arttıran Francis’in tahmin edemediği şey ise aslında Judith’in ne kadar sadık bir eş olduğundan başka bir şey değil. Tabii bu sadakat de bir yere kadar dayanabiliyor ve Francis, kendi kazdığı kuyuya kendisi düşüyor: Judith ile Jeremie, mercimeği fırına veriyor. Bitti mi? Hayır. Judith, geçmişte Alice’in şimdi kaçtığı erkekle de ilişki yaşamış. Kısaca öyküye dahil olan herkes bir şekilde birbirini “yakından” tanıyor ve yönetmen bu karmaşadan doğan ilginç hikayeyi bize sunuyor.

Çizgi ilerledikçe karakterler ve olaylar hakkında daha kesin bilgiler edinen seyirci, nedendir bilinmez filmin kurgusunun başarısızlığından pek etkilenmiyor. Montaj söz konusu olduğunda tam bir facia yaratan Impardonnables, yönetmenin gerekli bilgileri yeri geldiğinde vermesinden dolayı seyircinin kopmasına izin vermiyor. Gidişatı bakımından kabul edilebilir derecede sürükleyici olan filmde diyaloglar da olumlu karşılanabilecek şekilde; özellikle mizahın kullanımında nokta atışlarındaki başarısı ile oluşturulmuş. Eğlenceli noktaları kadar izleyeni sıkan ve neden filme dahil edildiği anlaşılmayan sekansları da mevcut Impardonnables’in. Örneğin eşcinsel ilişki konusunda Judith ve Anna Maria ikilisi ile güzel bir mesaj verilse de Jeremie’nin başına gelenlerin film için bir gereklilik olup olmadığı konusunda garip düşüncelere sahip oldum. Şiddet dürtüleri olan Jeremie’nin kendi rızası dışında adeta tacize uğraması sonucu Venedik’in kanallarına gömdüğü adam, daha sonra çıkıp “eşcinsel karşıtı suç işlediği” gerekçesiyle filmin en ürkütücü sahnesine sebep oluyor. Bu saçmalığı geçtim, daha sonra Francis, Jeremie’yi eşcinsel karşıtı nefret suçu işleme ihtimalinden ötürü yargılıyor. Bu noktada tartışılması gereken şey belki de benim üstünde durduğum cinsel yönelim mevzusu değil, yapılan hareketlerin katlanılan sonuçlarının derecesidir. Jeremie’nin yaptığı bir nefret suçu olarak kabul edilir ya da edilmez ama o eşcinselin gelip de herkesin yüreklerini hoplatan “şeyi” yapması ne kadar kabul edilebilir bir şeydir, tartışılır. Jeremie zaten vakti zamanında yaptıklarının cezasını hapis yatarak çekmişken, kendine hâkimiyetinin sorgulanamayacağı bir mevzudan ötürü bir cana kıyılması bir ceza olarak nitelendirilebilir mi? Yahut nitelendirilmeli midir? Yönetmen bu sorunun cevabını vermekten kaçınıyor. Daha doğrusu eylemi seyirciye gösterip, kalanını onlara bırakıyor. Seyirci olarak bizim kafamızda ise daha önce hayal etmediğimiz bir silüette, yeni bir eşcinsel tasviri beliriyor –istemeden de olsa.

Filmde, eminim başka seyircilerin de dikkatini çekmiş olan, küçük ayrıntılar mevcut. Bu ayrıntıların bazılarının cevabı da muallak. Öncelikle yaz mevsimine girmeye hazırlananlar olarak Judith’in kullandığı su spreyinin bir benzerini çantamızda taşıma ihtiyacı doğduğunu fark ettik, değil mi? (Gülüşmeler) Öte yandan Judith’in film boyunca burnunun kanamasının ve bir anda kesilmesinin sebebini çıkarabilmiş değilim. Film ile bir alakası varsa yakalayamadım (gerçi aklımda bir iki şey var ama doğrulukları tartışılır) yahut yönetmenin bir imgesidir ama ben bilmiyorumdur. Notlarıma eklediğim bir diğer ayrıntı ise Anna Maria’nın ağzından dökülen şu replik: Oğlum hapiste kalsa daha huzurlu olacağım. Bana babamı ve kendisinin huylarını anımsattığı için bu kadar dikkat ettim belki de. Muhtemelen pek çok kişi için öylesine bir replikti bu. Son olarak Anna Maria’nın ölümünün Jeremie için “bir diğer” ceza olup olamayacağı da kafamı karıştırdı. Eğer öyleyse bu çocuk, tüm bunları hak edecek ne yaptı? Eşcinsel mevzusundan ötürü zaten değer verdiği bir varlığı kaybettiği yetmiyormuş gibi (bizim bildiğimiz) tek yakınını birdenbire kaybetmesi için ne gibi bir suç işlemiş olabilirdi? Ya da gerçekten Jeremie’den bağımsız mı tüm bunlar? Film hakkında sonradan kendime sorduğum pek çok soru oldu ama neredeyse hiçbirini yanıtlayamadım. Bunlar senaryonun eksikliği değil şüphesiz ki, yönetmenin geçmişini kurcalamam gerekiyor sadece. Filmde pek çok kez kullanılan dürbünün, afişte kullanılması da beni mutlu etti diyebilirim.

Cannes Film Festivali’nde Directors’ Fortnight bölümünde gösterilen Impardonnables; yaşlı ve gençliğinden bir şey kaybetmemiş, tutkulu bir erkeği, modern ve rasyonel bir kadını ve toplumun dışladığı bir genci ele alarak alışılagelmişin dışında bir üçgen oluşturuyor. Bazen güldüren, bazen de hüzünlendiren replik ve olayları ile izlenebilecek, olumlu bir yapım var karşımızda. Hiç olmadı, ustalara saygı amacıyla ekran karşısına geçmeye değer.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oyuncular Birliği (SAG) Ödülleri Adayları 2014

Bu yıl 21. kez düzenlenecek Amerikan Oyuncular Birliği (Screen Actors Guild –...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir