L’enfant d’en haut (Sister – 2012) Yukarıdaki Çocuk

Yazdığı senaryoları filme aktarma görevini bizzat üstlenen yönetmen Ursula Meier’i sinemaseverler, 2008 tarihli Home filminden hatırlayabilirler. Daha önce de yönetmenlik deneyimleri olan Meier, milenyum sonrasında kendini göstermiş bir kadın sinemacı. 2012 yapımı filmi L’enfant d’en haut ise 31. İstanbul Film Festivali dahilinde seyircilerle buluştu. Festivalin ilk günü izlediğim filmin konusu ve senaryosu ilgimi çekmiş olsa da kısa metraj bir yapım olsaydı daha çok kıymete binebilirdi diye düşünmekteyim.

İsviçre’de bir kayak merkezindeki misafirlerin eşyalarını çalarak kendi ve ablasının geçimini sağlayan Simon’ın (Kacey Mottet Klein) ablası Louise (Lea Seydoux) ile olan ilişkisi inişli çıkışlı bir hale gelmiştir. Birbirlerini her daim sevseler de zamanla kabullenmek zorunda kaldıkları bir takım gerçekler ikilinin arasını açmaktadır. Bu gerçekler de hiç şüphesiz filmin en ilgi çekici yanını oluşturuyor.

l-enfant-d-en-haut-sister-posterKonusu hakkında daha fazla bilgi vermenin, sene içinde ve festival dahilinde izleyecekler için uygun olmadığı L’enfant d’en haut, senaryosu tek başına ele alındığında oldukça başarılı bir iş olarak kabul edilebilir. Filmin gereksiz uzunluğu ve bir takım olayların bu uzunluğa ulaşmak amacıyla defalarca tekrarlanması durumu seyirciyi sıkabilme ihtimalini ortaya çıkarsa da izlemesi zevkli bir aile draması var karşımızda. Her ne kadar tekrarlanana bu olayların altında yönetmenin filmin sonlarına doğru vermek istediği mesaja giden bir patika olduğunu bilsek de son sahneye kadar izleyicinin bu zorunlulukları ne kadar istediğinden emin olamıyorsunuz.

Filmde ana iki karakter dışında öyküye dahil olup, daha sonra çıkan karakterlerden biri dışında neredeyse hiçbirinin gidişata bir etkisi yok diyebiliriz –en azından asıl anlatılmak istenen mesaja. Simon’ın işine yardımcı olanlar yalnızca bu işte daha iyi olmasına sebep olurken ablası Louise’nin erkek arkadaşı rolündeki karakter, izleyiciye acı gerçeği anlatmak için kullanılan önemli bir sima olarak karşımıza çıkıyor. Yine filmin ilk yarısında gördüğümüz kayak merkezindeki kadının daha sonra ortadan kaybolmasından ötürü yan karakter dahi olamayacağını düşünen izleyiciye yönetmen, filmin sonunda güzel bir sürpriz yapıyor ve Simon ile ablası arasında yaşananların gidişatını da değiştiriyor.

Simon, ablası Louise’ye göre daha olgun ve yaşının gerektirdiğinden daha fazla sorumluluk almayı başarmış bir çocuk. İşi olan hırsızlıkta artık neredeyse usta fakat onun vasisi olan ablası da tam tersine hiçbir işte başarılı olamayan, asalak hayatı yaşadığını düşündüğümüz ve başta adeta bir fahişe görünümü çizen bir kız. Öyle ki Simon’ın bu yaptığı hırsızlıklara destek vermekle kalmayıp bir süre sonra kardeşine ortak oluyor. Kısaca ikili arasında roller değişmiş durumda. Bundan ötürü bazı zamanlar sorumsuzluğun varlığından ötürü bir seyirci olarak rahatsız olabiliyorsunuz. Film adına spoiler vermek istemem ama anne sevgisinden mahrum kalmış ilkokul çağındaki bir çocuğun böylesine olgun olmasına da başta anlam veremesek de sonrasında bu mahrumiyetin bir takım zorunluluklar yarattığını anlamaktan başka çaremiz olmuyor. Tüm film boyunca izlediğimiz “on again-off again” ilişkinin birkaç saniyelik özetini ise en sondaki teleferik sahnesindeki yakınlaşma ve uzaklaşma ile yeniden deneyimliyoruz. O teleferiğin Simon ve ablası Louise’nin arasını açan temel sebebe giden yolun aracı olduğunu da düşündüğünüzde yönetmenin bu noktada kıvrak zekasına başvurduğunu anlıyorsunuz ve böylece film sonlanıyor.

Dış mekan çekimlerinin domine ettiği filmde kayda değer bir kamera işi görmek mümkün. Beyaz ağırlıklı doğanın tasvirinden ziyade karakter odaklı bir görüntü yönetimi izlesek de sinematografın kabul edilebilir bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Filmin müzikleri ise başta sert bir giriş yapıp zamanla yavanlaşıyor fakat en sonda, başlangıçtaki havayı yakalayıp güzel bir final yapıyor.

Sonuç olarak L’enfant d’en haut, senaryosu bakımından olumlu şeyler söylenebilecek ama biraz uzun tutulmuş bir yapım. İzlemesi zevkli, çocuk karakter masumiyeti ve zekası konusunda başarılı bir aile draması.  Film, bu sene ayrıca Berlin Film Festivali’nde de gösterildi ve Altın Ayı için yarıştı. Büyük ödülü kazanamasa da yönetmeni Ursula Meier’e Gümüş Ayı Özel Ödülü’nü kazandırdı.

Diğer yazıları Burak Hazine

Vals Im Bashir (Waltz with Bashir – 2008) Beşir’le Vals

Cesar ve Altın Küre dahil çıktığı sene içinde sayısız ödüle layık görülen,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir