L’exercise de l’Etat (The Minister – 2011) Bakan

Fransız üstatlar Dardennes Biraderlerin yapımcılığını, Pierre Schöller’in yönetmenliğini üstlendiği ve geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’ne (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği Ödülü) layık görülen politik film L’exercice de l’Etat (The Minister), iktidar çekişmeleri, karmaşa ve ekonomik krizin bir arada yaşandığı politika dünyasına göz atan bir yapım. 31. İstanbul Film Festivali’nin Dünya Festivallerinden bölümünde yer alan L’exercice de l’Etat, dört film sığdırdığım cumartesi günümün son ve en yorucu filmi oldu.

Filmin öyküsü, bürokratlara ulaşan bir kaza haberiyle başlıyor. Ulaştırma bakanının, gecenin bir yarısında olay mahalline gitmesinin sonrasında ardı arkası kesilmeyen krizlerin hüküm sürdüğü günümüz Fransa’sı, daha doğrusu devlet politikaları hakkında eleştirel bir yaklaşım sunan film bir yandan özel hayatını idare etmeye çalışan ama öte yandan baskılar ve yalan dolanlarla görevini sürdürmek zorunda kalan Bertrand Saint-Jean’ı odağına alıyor. Devletin, insana verdiği değeri ve yöneticilerin bir kez daha seçilmek uğruna attığı iğrenç adımlara bakış atan filmde ayrıca halk ile hükümet, bazı zamanlarda karşı karşıya geliyor ve gerçekleri tartışma fırsatı doğuyor. Bu tartışmaların sonucu ise özellikle ülkemizde oldukça tanıdık bir senaryoyu bizlere gösteriyor: Yöneticiler her zamanki gibi laf salataları ile olayları geçiştirmeyi ve her şeye kendi açılarından bakmayı ustalıkla başarıyor. Ustalıkla diyorum çünkü itaat edenlerin koyun sürüsünü andırdığı, haklarını arayanların anarşizm ile suçlandıkları bir dünya düzeninde ağzından çıkan her lafı ister istemez kendine alıcı bulan bir başka meslek yoktur herhalde. L’exercice de l’Etat da tam bu noktaya parmak basan, vermek istediği mesajı da rahatlıkla veren bir yapım. Zaten filmde geçen bir replik, “Gecenin karanlığındaki aç kaplanlarız biz.” cümlesi de aslında yönetenlerin kendi pisliklerinden bir nevi haberdar olduğunu göstererek halkın, daha doğrusu “ötekilerinin” iddiasını kanıtlıyor.

Filmin içerdiği çok sayıda karakter, başta kafa karıştırıcı olsa da seyirci zamanla kafasında oturtması gerekeni yakalıyor. Neredeyse bir hükümetin bakan kabinesinin entrikalarını ve alttan çevirdikleri işleri izlediğimiz süre boyunca ekrana yansıyan ve kaybolan karakterlerin bazılarının da sorgulanması gerekiyor. Bu konuda ilk akla gelen karakter ise hiç şüphe yok ki bakanın yeni işe aldığı şoförü. Karısının da dediği gibi ağzını neredeyse hiç açmayan bu karaktere yönetmen bir hayli önem veriyor. Başta bir casusmuş havası yarattıktan sonra bakanın aracının geçirdiği kaza sonrası seyircinin kafasında oluşan bu iddiayı güçlendiren yönetmen, nedense daha sonra bu olay üzerinde durmaktan vazgeçiyor ve biz bu şoförün niçin var olduğunu, olaylara niye dahil olup bir anda ortadan kaybolduğunu anlamadığımızla kalıyoruz. Aslına bakarsanız şoförün karısının bakanla yaptığı konuşma, bu karakterin filme dahil edilmesi için bir gerekçe oluşturabilir yahut yine benzer şekilde başta işçi sınıfı olmak üzere halkın yaşadığı mağduriyeti anlatmak için uzun süredir evini inşa etmekte olan bu karakteri kullanmış olabilir yönetmenimiz. Aklıma bu iki uç ihtimal dışında daha başka bir şey gelmiyor ama böylesine göz önünde olan bir karakterin neden aynı zamanda böylesine önemsizleştirildiğine de anlam veremiyorum (keşke bu filmden bir kişi de festivalin konuğu olsaydı da bunu sorma şansına erişebilseydim).

Türk halkı olarak yine pek uzak olmadığımız bir diğer mesele olan özelleştirme mevzusu üzerinde de bir hayli duran L’exercice de l’Etat, yaşanan kaza olayının bu şekilde üstününün örtülmesine de ayak basıyor –ki bu da hiç mi hiç yabancı olmadığımız bir uygulama, öyle değil mi? Halka yönelik oynanan bu oyunların yanında yönetim içinde oynanan oyunları da seyirciye gösteren yönetmen, yöneticilerin olmazsa olmazı olan özelliklerinden ikiyüzlülüğü de böylelikle unutmamış oluyor. Çıkar çatışmalarının halkı nasıl yıprattığını hiçe sayan yöneten kesimi de tüm çıplaklığıyla izlemiş oluyoruz.

Filmin en başı ve ortalardaki bir sahne ise böylesi gerçekçi bir filmde rastlamayı beklemediğimiz imgeler içeriyor. Timsah ve çıplak kadın sahnesiyle halkın gözü kapalı şekilde kendi elleriyle özgürlüklerini yalancıların ellerine teslim ettiklerini anlatan yönetmen, bakanın içinde bulunduğu çıkmazı da yine benzer bir tasvirle anlatma yolunu seçiyor.

Kalabalık oyuncu kadrosu oldukça tatminkar bir iş çıkaran L’exercice de l’Etat’nın tekniğini özellikle beğendiğimi belirtmek isterim. Çevre seslerine önem veren bir ses düzenlemesi ve anlatımı kolaylaştırdığı kadar izleyiciyi yormayı da başaran kurgusu, filmin artılarından sayılabilir. Ama bu yapıma dair övülecek en büyük şey hiç şüphesiz bizzat yönetmenin kendisi tarafından kaleme alınmış senaryosu. Politik olaylara parmak basmasının yanında zeka işi replikleri de içeren bu senaryo, hak ettiği üzere çeşitli topluluklarca ödüllendirilmiş.

Fransa’nın Oscar’ları sayılan Cesar Ödülleri’ne en iyi film dahil 11 dalda aday olan ve bu adaylıklardan üçünü (özgün senaryo, ses, yardımcı erkek oyuncu [Michel Blanc]) ödüle dönüştürmeyi başaran L’exercice de l’Etat, bazen seyirciyi yorsa da genel anlamda izlenmesi gereken cesaret örneği bir yapım. Kurguya dayalı hikayelerden sıkılanlar için festivalin sunduğu gerçeğe yakın öykülerden sadece biri.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Impossible (2012)

Biri çıkıp da illa en çok sevdiğim gerilim filmini sorsa tercihimi El...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir