Paths of Glory (1957) Zafer Yolları

The Killing’den aldığı güçle ondan bir sene sonra çektiği 1957 yapımı Paths of Glory’de antimilitarist takılan Stanley Kubrick, on yıllar boyunca İspanya, Fransa, Türkiye gibi ülkelerde yasaklı olan Paths of Glory’yi yaptığında henüz 28 yaşındaydı. Yaşının gerektirdiğinden çok daha fazlasını The Killing ile hâlihazırda kanıtlamış olan usta yönetmen ilk stüdyo filminde suçu ve suçluyu işlerken bu filmde aynı meseleye askeri yönden bakıyor.

Almanlardan alınması imkansız olan Ant Tepesi’ne yapılan saldırı başarısız olunca birliğin cezalandırılmasına karar veren askeri mahkemeye karşı duran Albay Dax’in (Kirk Douglas) mücadelesini izlediğimiz Paths of Glory, askerlik ve silahlı kuvvetler kurumundan soğumak, hatta nefret etmek için başlı başına bir sebep sunuyor bize: Hiyerarşi ve bunun bir getirisi olarak hırs. Diğer savaş filmlerinden farklı olarak cesaret, kahramanlık gibi olgulardan uzak, sadece askeri yapılanmanın zayıflıklarına, eksikliklerine ve acziyetine değinen film her sahnesiyle izleyeni germeyi başarıyor.

Yönetmenin kendi ustalığından olsa gerek, tek bir mekanda çekilmiş uzun sekanslarda bile seyircinin dikkatini, ilgisini ve heyecanını en üst düzeyde tutmayı başaran Paths of Glory’nin beğenilmesindeki en büyük sebep de hiç şüphesiz cüretkar tavrı. Her ne kadar henüz askeri sistemin bir kölesi olmasam da olanlardan duyduğum kadarıyla insanların ego oyunlarına kurban gidildiği ve adalet, hak, hukuk gibi kavramların hiçbir şekilde işlemediği bir yapılanma bu. Kubrick de bunu bizzat yaşadığından mıdır bilinmez daha sonra çekeceği Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb ve Full Metal Jacket filmlerinde de antimilitarist tutumunun arkasında duran, cesur bir yönetmen. Zaten bu film bu kadar dürüst olmasaydı yıllarca yasaklı olmazdı.

Film hakkında ipucu vermemek adına bahsetmek istediğim pek çok şeyden mahrum kalıyorum ama üç askerin farklı kişilikleri ve sonsuzluğu beklerkenki tutumları insanı çarpan cinsten. Onlar sayesinde din olgusuna bakış açısını anlatan Kubrick, yine aynı şekilde filmlerindeki diyalogların ne kadar güçlü olduğunu da gösteriyor. The Killing’de olduğu gibi Jim Thompson tarafından yazılan usta işi diyaloglar, filmin çarpıcı hikayesinden sonra en çok dikkat çeken yönü. Bugün bile ulaşılması zor bir mekan tasarımı işi ile savaş ortamını olabilecek en başarılı şekilde yansıtan filmde oyunculuk da üst düzey. Kirk Douglas’ın dikkat çeken birkaç performansından biri olarak görülen Dax rolünün yanında hırsına yenik düşen üst düzey generaller ve üç askerin yaptığı işler de filmi değerli kılıyor.

Yine de filmde küçük bir eksik olduğunu düşünüyorum. Belki eksik bile denmez ama hoşuma gitmediğini belirtmem lazım. Bir buçuk saatlik süresi boyunca samimiyetinden şüphe duymadığım Paths of Glory’nin son sahnesinde Alman kız şarkıyı söylerken ağlayan Fransız askerler sadece seyircinin duygulanımı değiştirmek için filme dahil edilmiş gibi geldi. Hazır bahsi de geçmişken bu İnançlı Asker isimli o Alman şarkısının sözleriyle yazıyı sonlandırayım:

Es war einmal ein treuer Husar, (İnançlı bir askerdi, korkusuz,)

Der liebt’ sein Mädchen ein ganzes Jahr, (Bir yıl boyunca sevdi kızını,)

Ein ganzes Jahr und noch viel Mehr, (Bir yıl boyunca ve daha nice seneler,)

Die liebe nahm kein ende Mehr. (Ona olan aşkını hiçbir zaman unutmadı.)

 

Diğer yazıları Burak Hazine

Altın Küre Anketim Sonuçlandı!

69. Altın Küre Ödülleri’nin adayları açıklandıktan birkaç gün sonra başlattığım ve üç...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir