Présumé coupable (Guilty – 2011) Yargısız

Özgürlükler ülkesi olmakla övünen, gelişmişlerin gelişmişi Fransa’nın bundan birkaç sene önce hukuki alanda çöküşüne tanık olduğumuz ünlü adli olayı anlatan Presume coupable, hiçbir suçu olmadığı halde bir komploya kurban giden Alain Marecaux’nun anılarını yazdığı bir kitaptan sinemaya uyarlanmış. Festivalin “Sinemada İnsan Hakları” bölümünde yarışan en çarpıcı filmlerden birini yöneten Vincent Garenq’in de katılımıyla gösterimi gerçekleştirilen filmi izleme şansını buldum.

Karısı ve üç çocuğu ile mutlu bir hayat süren Alain Marecaux, bir gün polisin evini basması ve karısıyla kendisini gözaltına almasıyla hayatını değiştirecek bir takım olaylar zincirinin ilk halkasını yaşar. Başka on üç kişi ile pedofil olmak ve kendi oğlu dahil pek çok çocuğa taciz ve tecavüzle suçlanan bu eski icra memuru, hata yaptığı ortada olan Fransız adaletinin, kendi hayatını mahvedişine bizzat tanık olmak zorundadır.

Film o kadar sürükleyici ki en başta aldığınız nefesi filmin sonunda verebiliyorsunuz ancak. Alain Marecaux ve karısının tutuklanmasıyla başlayan anlam yüklenemez olaylar zincirini, yönetmen, söylediğine göre gerçeğe en uygun olacak şekilde beyazperdeye yansıtmış. Savcıların, hakimlerin ve iftira atanların yalanlarına göz göre göre maruz kalan Alain Marecaux, her geçen gün, tüm bu olanların bir hata olduğunun anlaşılacağını umarak hapishanelerde ve hastanelerde üç yılını harcıyor. Ölüm oruçları tutuyor, intihara teşebbüs ediyor, annesini kaybediyor, meslek sertifikası elinden alınıyor ve en kötüsü de karısı tarafından terk ediliyor –o çok sevdiği ve Alain Marecaux’nun masum olduğunu bilen, kendisi de tutuklu olan karısı tarafından. Elde hiçbir delil olmadığı halde, kafayı sıyırmış ve Alain Marecaux’yu tanımayan fakat onu suçlayan bir kadının iftiraları sebebiyle bunca çileyi çekmek zorunda kalan bu masum adama en büyük darbeyi vuran kişi ise çömez diyebileceğimiz bir savcıdan başkası değil. Davacı tarafın birbiriyle çelişen ifadelerini dikkate almayan ve delil yetersizliğine rağmen davayı düşürmeyen savcının gerçekte, daha sonra görevden alındığını öğrenerek bir şekilde kendimizi tatmin etsek de masum hayatların adeta içine edilmesinin geri dönüşü olmamasıyla ister istemez üzülüyoruz (Yönetmenin söylediğine göre halka açıklanmayan yüklü bir miktarda tazminat ödenmiş bu mağdur insanlara).

2005 yılında sona eren davanın, Fransa’da 2006 yılında en çok konuşulan olay olduğunu söyleyen Vincent Garenq, bu tarihi dava ile yeni bir dönemin başladığının altını çiziyor. Özellikle yargıçlar için bir dönüm noktası olan dava, hala avukatların müvekkillerini savunurken örnek göstermesiyle canlılığını koruyormuş.

Filmlerin çekimlerini gerçek mekanlarda yapmak istediğini fakat bunun engellendiğini söylüyor yönetmen. Sebebi ise Alain Marecaux’nun yattığı hapishaneye müdür olarak atanan kişinin, davayı yürüten yargıçlardan biri olmasıymış. Özellikle yargıçların kendilerine laf gelmesine tahammül edemediklerinden ötürü bugün dahi Alain Marecaux’nun kendi oğluna tacizde bulunduğuna inandıklarını savunan hukukçuların varlığını da yönetmenin sözlerinden öğreniyoruz. Bu bağlamda yargı kanadında aşikar bir şekilde bir iki yüzlülüğün olduğunu görüyoruz. Kendi ayıplarıyla yüzleşmek yerine bu ayıbı örtmeyi tercih eden bu insanlar, adalet sistemleriyle övünüyor. Üstelik aynı kişiler, birinin ağzından çıkan bir soykırım cümlesinden ötürü o insanı beş yıl hapis cezasıyla tehdit edecek raddeye gelmiş kişiler. Aman ne adaletli, ne ileri bir hukuk sistemi! Gerçi bizdekilerle karşılaştıramayız bu noksanlığı. Yine de benzer bir olay üçüncü dünya ülkelerinden birinde görülse über güçler o diyarlara demokrasi götürmek için anında harekete geçerdi. Mekanın Türkiye olması durumunda ise tüm yaşananlar iki gün sonra bir benzin zammıyla unutulurdu herhalde.

Geriye bakıp da hata yaptıklarını görme ve özeleştiri özelliklerinden yoksun bir sistemi anlatan bu filmde oyunculuklar oldukça iyi. Zaten göz önünde olan üç karakter var filmde: Alain Marecaux, avukatı ve suçlu olan savcı. Bu üç karakteri canlandıran oyuncuların hepsinin işlerinin karşısında şapka çıkarsak yeridir. Boş insanların boş performanslarıyla kazandıkları Oscar gibi ödülleri veren komiteler ise kendi kendilerinin apış aralarını yalamaktan dolayı böyle performanslara gözlerini kapatıyor ne yazık ki.

Filmde hiçbir zaman ön planda olmayan müzikleri kullanmaktan kaçınan yönetmen, yaptığı filmin yeterince duygusal olduğunu ve özellikle final sahnesine bir müzik koymasıyla yalnızca filmin dram dozunu arttıracağını bildiğinden bunu istemediğini söylüyor. Çok da doğru bir karar verdiğini düşünüyorum kendisinin zira film tam da kıvamında bir çarpma etkisine sahip.

Yapım süresince hiçbir politik baskıya uğramayan (en azından bunu yapmış yöneticiler) Presume coupable, hukuk tarihinin en utanç verici hatalarından birini tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla izleyicilerin gözüne sokuyor. Aksiyon, suç, politik, psikolojik gibi türleri seven herkesin zevk alacağı ve üsttekilere olan güvenini sorgulayacağı bir yapım var karşınızda.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Paperboy (2012)

Bir Lee Daniels vardı, hatırlarsınız. Sapphire’ın çok satan Push isimli kitabını iki...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir