Sibir, Monamur (2011) Sibirya, Monamur

Hiç şüphesiz 31. İstanbul Film Festivali’nin ilk haftasonunda izlediğim en etkileyici ve ustaca kotarılmış film olan Sibir Monamur, Rus yönetmen Slava Ross’un ilk filmi olarak parlıyor. Vahşetin ve doğanın pençesinde kalmış insanların yaşadıklarının, alakasız kişilerin kesişen yollarının anlatıldığı film, festival seyircisine yüz dakikalık bir sinema gerçeği sunuyor.

Sibirya’dayız. Kış gelmek üzeredir ve ıssız bir köyde, ormanın iç kısımlarında yaşlı Ivan ve yedi yaşındaki torunu Leisha tek başlarına yaşamaktadır. Leisha, uzun süredir babasını beklemektedir ama babası ne daha önce gelmiştir ne de daha sonra gelecektir. Onlara ara sıra gıda yardımında bulunan akrabaları Yuri ise bu yaptığından ötürü karısıyla bozuşmaktadır. Ivan ve Leisha’nın yaşadığı ıssız köyde ayrıca çevredeki her canlıyı yiyen yabani köpekler kol gezmektedir. Leisha’nın Beyaz Diş adını verdiği ve en yakın arkadaşı diyebileceğimiz köpek ise bunlardan sadece birisidir. Bir gün bu köpekler Yuri Amca’ya saldırır ve ondan tek bir parça bile bırakmayacak şekilde yerler. Sonrasında Ivan ve Leisha’nın tek keçisini de yiyen köpeklere artık dayanamayan büyükbaba, Leisha’nın en yakın arkadaşı olan Beyaz Diş’e ateş eder. Bu olay üzerine evden kaçan Leisha bir kuyuya düşer. Onu kurtarmak için yardım aramaya giden Ivan ise tam köpeklere yem olacakken film boyunca izlediğimiz bir diğer hikayenin kahramanları ile Ivan’ın yolu kesişir.

Son cümlede de belirttiğim gibi film, iki ayrı noktadan ilerliyor. Bir yanda yaşlı Ivan ve torunu Leisha’nın tanrı inancına dayalı, bedevi yaşantılarına tanık olurken diğer yandan iki Rus askeri ve bir orospunun aralarında geçen hiyerarşi öyküsünü izliyoruz. Başlarda küçük bir kesişme yaşayan bu öyküler, en sonda seyirciyi olabilecek en güzel şekilde tatmin ederek birbirine bağlanıyor.

Filmin ilk sekansındaki ürkütücülük, yüz dakika boyunca devam ediyor. Dehşet verici köpeklerin yaydığı vahşeti yönetmen, neredeyse hiçbir sansür öğesi kullanmadan, olabildiğinde gerçekçi şekilde bizlere sunuyor. Medeniyetten uzaktakilerin, yaşamı inançlarına bağlayanların hayatlarındaki gerçeklere göz atarken bir yandan da medeniyetin ve bununla birlikte sonlanması gerektiği halde garip bir şekilde sonucu olan savaşın ve inançsızlığın getirilerini izliyoruz.

İnsan olmak, şefkat ve kişinin içindeki tanrı hakkında pek çok şey anlatan Siberia Monamour, hem izlemesi zor hem de karanlık bir film. Başlarda yaratılan karakterlerin kötü yanları üzerinde duran Slava Ross, zamanla bu karakterlerin içlerindeki gerçek kişiliği çıkarıyor. İnsan doğası hakkında oldukça kaotik bir sunum gerçekleştiren Ross, bu felsefi filminde seyirciye herkesin içinde bulunan ızdıraba rağmen müşfik olabilmeyi gösteriyor.

Ivan ve Leisha’nın her zaman önünde dua ettikleri İsa figürünün bir surata sahip olmaması, yalnızca bir silüetten ibaret olmasıyla Slava Ross, hiç şüphesiz insanın merhametinin inançlarına bağlı olmadığını anlatıyor. Bu iddiayı asker Sergey karakteriyle güçlendiren yönetmen, benzer bir konuya Leisha’nın daha sonra dedesi için çizdiği İsa figürü ile de değiniyor. İnsanoğlunun inandığı ya da inanmadığı, görmediği ya da duymadığı şeylerin bir şekilde kendi kendine çizdiğini söylüyor ama merhamet olduğu sürece bu kendi kafamızda yarattığımız motifin bir zararı olmadığını da çok güzel gösteriyor.

Filmin görüntü yönetimi takdire şayan. Zaten iç mekan çekimlerinin neredeyse hiç olmadığı, çoğunlukla doğayı ve doğalı göstermeye odaklı olan bir filmden daha azını beklemek ahmaklık olurdu. En az Narayama-bushiko kadar natürel olan Siberia Monamour, o filmin aksine insanın içindeki hayvani dürtülerden ziyade bedeviyetteki medeniyete odaklanıyor. Rusya’nın bu dehşet verici doğasında seyirciye yine Rusya’nın soğuğu kadar çarpıcı müzikler eşlik ediyor.

Festival seyircisinin filmi izlerken gözüne çarpan en önemli şey hiç şüphesiz izlediğimiz Türk nefretidir. Ali Ekber Tagiyev’in muhteşem bestesi Sen Gelmez Oldun’u geri planda çalarak önce şaşırıp kalmamıza, daha sonra Türkleri sosyalist cumhuriyet dahilinde istenmeyen köpekler şeklinde gösteren film, daha sonra bırakın köpek olmayı, Türkleri barbar ve terörist damgasında tutmaya yardım edecek olayları da kendine dahil ediyor.

İnsanın ve insanlığın, doğanın ve doğallığın, vahşetin ve merhametin anlatıldığı hiç şüphesiz en güzel filmlerden olan Siberia Monamour, yazının başında da belirttiğim gibi, 31. İstanbul Film Festivali’nin ilk haftasında izlediğim ve en çok beğendiğim film oldu. Yönetmeni Ross’un ileriye yönelik çizgisini oluşturmasını temenni ettiğim film tek kelimeyle harika senaryosu, oyunculukları, görüntüleri ve tasvirleri ile bir ilk filmden çok bir başyapıtı andırıyor. Film boyunca seyirciyi de içine gömen karanlık, en sondaki parlamayla dengeleniyor.

-Babacığım, çok mu seviyorsun beni?

-Çok seviyorum evlat.

Diğer yazıları Burak Hazine

ADG Ödülleri

Sanat Yönetmenleri Birliği Ödülleri adayları açıklandı. The Master ve Moonrise Kingdom’ın adaylık...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir