Skoonheid (Beauty – 2011) Güzellik

Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde Eşcinsel Palmiye (Queer Palm) ödülünü kazanan, ödülden anlaşılacağı üzere bir eşcinsel sineması örneği, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Fransa ortak yapımı olan Skoonheid (Beauty), 31. İstanbul Film Festivali’nde yönetmeni Oliver Hermanus’un da katılımıyla gösterildi. Film başlamadan önce seyircileri selamlayan Hermanus, seyrin ardından bizlerin sorularına cevap vermek için tekrar sahnedeydi. Kendisine sorulan sorulara verdiği yanıtlara gerek yazının ortalarında, gerekse sonunda yer vermeye çalışacağım.

Skoonheid, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yaşayan, orta yaşın üstünde ve kızını evlendirmekte olan François’nın (Deon Lotz) hikayesini anlatıyor. François’nın zihnindeki engelleri aşmasını, tabularını yıkmasını ve bunlar sonucunda bir hezeyana giden sonuçla karşılaşmasını izlediğimiz film, yer yer gereğinden uzun tutulmuş planları ve hiç beklenmedik şekilde, izleyene tokat gibi çarpan ayrıntılarıyla günümüz eşcinsel sinemasının bulunduğu yeri daha da ileri götürmek için yola çıkıyor.

François, artık ailesiyle arasını açmış bir erkektir. Bir yerden sonra kendi hoşnutluğundan bile tereddüt etmekle beraber, kuralları keskin bir arkadaş grubuyla eşcinsel ilişkiler yaşamaktadır. Ama nedense bu ilişkiler ona istediğini vermeye yetmemektedir. Yaşamı boyunca cinsel kimliğini ve yönelimlerini saklamak zorunda kalmış ve film boyunca anladığımız kadarıyla içinde bundan ötürü hep “bir şeyler kalmıştır”. Arkadaşının bir hayli çekici oğlu Christian’ı (Charlie Keegan) gözüne kestiren François, daha sonra yalnızlığını daha da körükleyecek ve arzularına yenik düşmenin kendi içinde yarattığı felakete boyun eğmek zorunda kalacaktır.

Film, François’nın kızının düğünü ile açılıyor. Düğün sekansı ile birlikte yönetmenin planları ne kadar uzun tutacağının sinyallerini almaya başlıyoruz zira François’nın Christian’ı tabiri caizse kesmesini izlememiz bile bir hayli uzun sürüyor. Bu sahneyle beraber seyirci, filmin ne üzerine yoğunlaşacağını hemen kavrıyor ama François’nın bastırılmış duyguları olup olmadığından emin olamıyor çünkü karşısında güzel kadar öznel olmayan, estetik kadar nesnel olan Christian var. Acaba sadece bu estetikliğe karşı hissedilen bir arzu mu diye düşünüyorsunuz bu açılış sahnesiyle birlikte. Daha sonra François’nın daha önce de bahsettiğim arkadaş grubuyla gizlice buluşması ve bu arkadaşların birbirleriyle eşcinsel ilişkiye girmesini öğrendikten sonra bunun bir ritüel olduğunu ve o gruptaki her bir bireyin kabullenemedikleri yahut kabullenip de dışa vuramadıkları hisleriyle yüzleşiyoruz.

Eşiyle olan ilişkisinde de çizilmiş belli sınırları bulunan François, aynı kendisinin yaptığı gibi bir zaman sonra eşinin de kendisini aldattığına tanık oluyor fakat durumu görmezlikten gelmekten başka elinden bir şey gelmiyor. Her ne kadar eril hislerin gücünü içinde hissetse de nedense eşine karşı mesafeli bir tavır takınıyor. Daha doğrusu bu tavır, sadece eşine karşı değil; ailesine karşı. Kızıyla olan ilişkisinden bunu rahatlıkla anlamak mümkün. Hatta izleyici, bir anlığına kızına karşı bir nefret hissettiğini bile düşünebiliyor çünkü kızı, Christian ile, François’nın kıskançlık eşiğini aşacak kadar yakınlaşıyor. Bu yakınlaşmada özellikle cinsel bir şeyi biz ekranda göremesek de François’nın gözü dönmüş hali, Christian’ın sadece kendisine ait olmasından ötesini kabullenemiyor.

Zamanla Christian’a yakınlaşma konusunda daha emin adımlar atan François, Christian’ı son kez gördüğümüz ve filmin zirve noktasını yapan buluşmayla bir nevi amacına ulaşıyor. Adeta içindeki hayvanı ortaya çıkaran başkarakter, gencin rızası dışında zorla onunla birlikte oluyor. Gözü dönmüşlüğün, nefretin ve hırsın bir anda nasıl da acizliğe dönüştüğüne tanık oluyoruz. İşin garip yanı, filmde daha sonra François’nın, yaşanan bu olay hakkında bir pişmanlık duyup duymadığına dair yönetmenin bir ipucu vermemiş olması. Tecavüz sahnesi sonrasında Christian’ı bir daha göremiyoruz. Yönetmen bunun sebebini, Skoonheid’ın François’nın hikayesi olduğuna bağlıyor. Söylediğine göre Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bir erkeğin kendisine tecavüz edildiğinde ya da cinsel istismara uğradığında polise haber verme gibi bir durum söz konusu değil. Christian da haliyle bunu yapmıyor ve öykünün devamında çizginin dışında kalıyor. Karakterin ruh halinin, duygulanımının ve duygu durumunun nasıl olduğuna dair ise haliyle izleyicinin bir bilgisi olmuyor.

Sorulan sorulardan bir diğeri de yönetmenin niçin böylesi şeytani ve olumsuz bir gay karakter yaratma ihtiyacı duyduğu, neden tecavüz sahnesini yarattığına yönelikti. Sonuçta Christian’ın rızasıyla da bu durum çözüme kavuşabilirdi. Oliver Hermanus bu soruya bastırılmış duygulardan yola çıkarak cevap vermeyi seçiyor. Ömrü boyunca Cape Town’a gitmekten korkmuş, gençliğinde eşcinsel ilişki ve getirilerinin yasal olmadığı bir adamın; ailevi problemleri de üst üste binince içinde biriktirdiklerini ancak bu şekilde dışa vurabildiğini söylüyor. Ayrıca ülkedeki iki yüzlü muhafazakarlığa da gönderme yapan yönetmen, çevrenin tutumuna aynı filmdeki şu eşcinsel arkadaş grubunda yaptığı gibi dikkat çekiyor.

Filmin Paris’te yazılan senaryosu, aslında ilgi çekici bir öyküye sahip. Ama yine de bir kesim seyirci tarafından filme içselleştirilen hislere dair bir başka film diye de bakılması mümkün. Yazının başında da belirttiğim gibi uzun olan planlar, bir nevi senaryoya katkı sağlıyor çünkü yönetmen, seyirciye başkarakterin duygulanımını bu uzun planlarda karakteri izlememize fırsat vererek seyirciye anlatmaya çalışıyor. Yine uzun planlar hakkında sorulan soruya Oliver Hermanus, François’nın bazen seyredilen, bazense seyreden olduğunu söylüyor. Filmi yer yer François’nın gözünden çeken yönetmen, aynı onun yaptığı gibi seyirciye de röntgenleme şansını(!) veriyor. Öte yandan filmin uzunca bir kısmında seyirci, röntgenci konumuna geçip François’ya karşıdan bakıyor. Hermanus’a göre çekimlerin bu şekilde yapılmış olması tamamen kasti. Ama yine de keresteleri ve kesildikleri fabrikayı niçin uzun uzun seyrettiğimizi anlamış değilim. Dikkat çeken bir diğer ayrıntı da filmin müzikleri. Her ne kadar filmin geneline yayılmasalar da, özellikle çevre sesleri kesildiği vakit devreye giren bu piyano tınıları beni fazlasıyla kendine çekti. Çevre sesleri demişken, yönetmen bu konuda kurguyu oldukça başarılı kullanmış. Böylesi durağan ve teknik anlamda bir iddiası olmayan bir filmin ses kurgusunun benden geçer not aldığını belirteyim.

Kısaca Skoonheid, eşcinsel sineması ile ilgilenen-ilgilenmeyen herkesin (uzun planlardan sıkılanları eleyebiliriz sanırım) izlemesi durumunda bir takım gerçeklerle yüzleşebileceği ve artık tabu haline gelmiş eşcinselliğin bastırılmışlığının nelere yol açabileceğine tanık olabileceği olumlu bir yapım. Afişinin ne kadar anlamlı olduğunu ise filmi izlemeden anlamanız mümkün.

Diğer yazıları Burak Hazine

Les neiges du Kilimandjaro (2011) Kilimanjaro’nun Karları

Cannes Film Festivali’nden yola çıkıp son olarak 31. İstanbul Film Festivali’ne uğrayan...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir