Taxi Driver (1976)

Geçmiş yazılarımı okuduysanız bilirsiniz, benim için yaşayan en iyi yönetmen Martin Scorsese’dir. Her ne kadar yaşımın getirdiği olumsuzlukla sinemaya tam anlamıyla hakim olamasam da izlediğim yüzlerce film içinde Scorsese’nin vasat ya da altı diye değerlendireceğim bir filmi olmamıştır. İşinin ehli, üstelik Hollywood gibi bir sektörün acımasızlıklarına rağmen senelerdir zirvede. Kendi arkadaşları tarafından dahi on yıllarca unutulduktan sonra onurlandırılması, sistemin ona bir tokatı olsa da eminim ki kimse çıkıp da onun saygı duyulmayacak bir yönetmen olmadığını iddia etmez –edemez. Yaptığı onlarca film arasından kült mertebesine erişmiş bir film noir örneğine klavyem el verdiğince değineceğim şimdi: Taxi Driver’a.

Film, aslında pek çoğunuzun bildiği ve adından da anlaşılacağı üzere bir taksi şoförünün yaşamından kısa bir kesit sunuyor fakat o kişi hakkında pek çok şeyi anlatıyor. Ailesini geride bırakıp yalnız yaşamaya alışmış Travis (Robert De Niro), önceleri seçim bürosunda çalışan Betsy’ye (Cybill Shepherd) tutulur. Ondan istediği yanıtı alamayan Travis, aslında Cybill’in de bir nevi katkısıyla, New York’taki pislikleri kendi kendine ortadan kaldırmayı amaçlar. Bunun için çeşitli silahlar edinir, kendince mekanizmalar geliştirir. Taksi şoförlüğü yaptığı sırada gözüne kestirdiği 12 yaşındaki fahişe Iris (Jodie Foster) ise Travis’in amacına hizmet edecek malzemeyi verecektir.

Filmin “konusu” bu şekilde. Oldukça durağan ilerleyen, baştan sonra tek bir saksafon sesiyle inip çıkan müziklerin pek etkisi olmayan gidişatta yönetmenin değindiği şeyler daha ilgi çekici diye düşünüyorum. Scorsese’nin ilk filmlerinden olan Taxi Driver, yönetmenin din öğesine parmak bastığı ilk denemelerinden. Travis’in karakteri bu iddiayı destekleyen ilk şey. Öncelikle Travis yalnız biri. Ailesi yok, sevgilisi yok, arkadaşı yok. Kendini sosyal yaşamdan soyutlamış ve adeta bir din adamı. Öte yandan karakterin cinselliğe dair hiçbir eylemine yahut sözüne tanık olmuyoruz film boyunca. Yaptığı tek şey sinemada konulu film izlemek ama onda dahi kafasını başka noktalara odaklamak. Travis karakterinin yanında filme dahil edilmiş bir takım göndermeler de mevcut. Filmde iki kez taksi, patlamış yangın musluğunun altından geçiyor. İki sahnede de takside müşteri koltuğunda ahlaktan uzak simgeler var. Birinde yanındaki orospu ile yiyişen yaşlı bir adam, diğerinde ise filmde bol bol gördüğümüz, halkı uyutan başkan adayı senatör. Su, ilkinde taksiyi temizlercesine üstüne boşalır. İkincide ise Travis’in New York’un varoş yakasındaki kötülüklerden şikayet etmesi üzerine adeta bir kutsama, bir vaftizdir.

Filmi Travis’in ağzından dinlediğimiz için onun iç dünyasına da fazlasıyla dahil oluyoruz. Puslu geçmişinden ve geleceğe dair planlarından, kendini gösterme çabalarına kadar her şeye hakimiz. Betsy’nin dikkatini çekme çabaları işe yaramıyor, sonra Palantine’e suikast düzenlemeye çalışıyor. Onda başarısız olunca pislikleri başka türlü temizleme yoluna gidiyor ve filmin en çabuk geçen sekansı başlıyor. En az Travis’in kendisi kadar soğukkanlı geçen bu son silahlı saldırı sahnesi ile ironik bir şekilde Travis dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor.

Filmde Jodie Foster’ın ilk oyunculuk deneyimlerinden birine tanık oluyoruz. Günümüzün en kıymetli Hollywood yıldızlarından olan Foster’ın genç yaşına rağmen sergilediği yetenekler şapka çıkarılası cinsten. Ama asıl olay elbette Robert De Niro’nun ta kendisi. The Godfather: Part II ile yaptığı sıçramayı kat be kat güçlendiren oyuncu, samimi bulmadığım Hollywood aktörlerine dair fikirlerimi alt üst edercesine döktürüyor. Daha ne kadar iyi anlatabilirim bilmiyorum ama gerçekten döktürüyor. Anlamak içinse filmi izlemekten başka çare yok. Öyle ki karikatürlere bile konu olan o spontane ayna sahnesindeki “Are you talkin’ to me, man?” repliğini söylediği an kendisinin gerçekten balon olmayan az sayıdaki Hollywood aktörlerinden biri olduğuna kendinizi inandırıyorsunuz.

Her Scorsese filminde olduğu gibi görüntüleriyle, düzenlemeleriyle ve müzikleriyle en az oyuncular ve senaryo kadar ön planda olan Taxi Driver’ın görüntü yönetmeni Michael Chapman, The Raging Bull’da da Marty’nin yanındaydı bildiğiniz üzere. Her ne kadar baştan sona aynı şeyi dinlesek de Bernard Herrmann’ın besteleri de Taxi Driver’ı özgün yapan unsurlardan biri diye düşünmekteyim. Kendisinin son işinin bu olduğunu da belirtelim. Ünlü müzisyen bundan bir yıl sonra vefat etmişti.

Sonuç olarak okyanusun diğer tarafı kökenli olsa da Hollywood’un vakti zamanında pek sevdiği film noir sinemasının en bilinen ve başarılı örneklerinden biri olan Taxi Driver, hem anlattıklarıyla hem gösterdikleriyle hem de sinemaya kattığı değerlerle kült filmler seviyesine yıllar önce ulaştı. Kimilerine göre izlemesi zor, kimilerine göre vakit kaybı. Sinemanın özüne değer verenler içinse bir başyapıt.

 

He’s a prophet and a pusher,

Partly truth, partly fiction.

A walking contradiction.

Diğer yazıları Burak Hazine

Camille Claudel 1915

“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler. Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum,...
Devamı

1 Comment

  • overrated bir film, ayna karsısında geçmiş you talkin to me sahnesi de en overrated sahnelerden biri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir