Terraferma (2011) Memleket

Uzun sayılabilecek aralıklarla film çekme işine girişen İtalyan yönetmen Emanuele Crialese’nin bu sene İtalya adına Oscar yarışına giren realist draması Terraferma, yönetmenin bizzat katılımıyla 31. İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Festivalin “Sinemada İnsan Hakları” bölümünde yarışan Terraferma’nın bu yarışmada oldukça iddialı olabileceğini düşünmekle beraber yönetmenin sempatik tavrı ve film sonrasında yaptığı ayrıntılı açıklamalarının da filmin değerini arttıracağına inanıyorum.

Venedik Film Festivali’nde ödülleri toplayan filmin konusu kısaca şöyle: Sicilya açıklarındaki küçük bir adada geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir aile, para sıkıntısı çektiklerinden ötürü evlerini yaz aylarında turistlere kiralama kararı alır. Yazla birlikte adaya gelen tek insan tipi “beyaz” turistler değil, Afrika’dan göçen “siyahi” mültecilerdir. Bu mültecilerden bir hamile bir kadın ve oğlunu evlerinde saklayarak pek çok şeyi tehlikeye atan bu aile, bir yandan da kendi aralarında yaşadıkları problemlerle uğraşmaktadır.

Filmin senaryosu ustalıkla ve seyirciyi düşünmeye itecek şekilde kaleme alınmış. Ana karakterleri (Filippo gibi) yaratırken belli başlı klişelerden kaçan yönetmen, bu öyküyü anlatırken seyirciyi çok zorlamamayı tercih ediyor. Olay örgüsünü izleyiciye rahatlıkla yedirdikten sonra filmi izleyenlerden gördükleri şeyleri sorgulamalarını istiyor. Tam bu noktada Crialese’ye göre iki tip insan bulunuyor: Hayatını değiştirmek isteyen Afrikalı insanların problemini anlayanlar ile yabancılar ve bilmediği her canlıdan korkanlar. İkinci topluluğun mültecilerin, kendiişlerini ellerinden almalarından korkan Avrupalılar olduğuna inanan yönetmen, bu iddiasını filmde ada halkından farklı insanların mültecilere karşı davranış biçimleriyle pekiştiriyor. Diğer yandan gerçek İtalya’da bir başka topluluğun da özellikle Afrika’dan gelen bu insanların İtalya’nın ihtiyacı olan seçimleri yaparak ülkenin yeni ve daha rahat bir nefes almasını sağlayabileceğini düşündüğünü de ekliyor.

Bu filmi ile asıl düşmanın dışarıdan değil de içimizdekilerden ve bizi yönetenlerden geldiğini anlatmaya çalışıyor; aynı polis karakterlerin filmdeki rollerinde olduğu gibi devletin onlardan korkmamızı isteyip içteki düşmanları ve kendilerini görmemizi engellediğini söylüyor.

Film hakkındaki politik tutumlarda genel anlamda bir görüş birliği olmadığını söyleyen Crialese, Terraferma’nın Oscar adaylığı konusunda hükümetin İtalya’nın uluslar arası imajına bir leke oluşturacağını düşündüğünü, sosyalist kesimin ise daha gerçekçi bir film istediğini belirttiğini ekliyor.

Böyle bir film söz konusu olduğunda filmin daha çok belgesel türüne uygunluğu tartışılır. Fakat yönetmen Crialese’nin bu konudaki tutumu da açık; kendisi kişisel bir film yapmayı tercih etmiş belli ki. Gerçekler, film ve izleyici arasında bir köprü kurmayı arzulayan yönetmen, anlatmak istediği şeyi sekiz yaşındaki bir çocuğun dahi anlamasını istiyor. Kendi film zevkinden yola çıkarak gerçekliği başka bir seviyeye taşıyacak bir film yapmak istemesi de onu övmek için başlı başına bir sebep elbette.

Filmdeki plaj sahnesinde kıyıya vuran mültecilere yardım eden halk ve olaya müdahil olmaya çalışan polisin gerçekliğe uygunluğu da tartışılması gereken bir diğer mevzu. Özellikle medyanın halkın ilgisini çekmek ve bir nevi onları galeyana getirmek için kullandığı, filmde izlediğimiz bu sahnenin benzerlerini televizyonda ya da yazılı basında göremiyoruz. Bu da yöneticilerin korkutma ve hakimiyetlerini koruma çabasının bir ürünü. Fakat Crialese’nin söylediğine göre plaj sahnesindeki gibi daha insancıl olaylar da yaşanmakta. Her ne kadar medya bunları halka sunmakta çekingen(!) davransa da yönetmenin kendisi uzun arayışları sonrasında benzer görüntüler bulmayı başarmış. Seyirciye zaten gördüklerini değil de yalnızca doğruyu gösterme amacında olduğunu da böylelikle kanıtlamış oluyor bu yaşlı İtalyan.

Film sonlanırken ona eşlik eden şarkının nakaratında tam da filmin finaline uygun bir söz geçiyor: Rüzgar bizi taşıyacak. Filippo ile mülteci kadın ve çocuklarının ana karaya gidip gidemediğini yönetmen filmin sonunda izleyiciye göstermekten kaçınıyor ve sonucu seyirciye bırakıyor. Aynı o şarkının sözlerinde olduğu gibi o tekneyi karaya ulaştıracak şeyin kaptanı olmadığını, her şeyin doğanın elinde olduğunu söylüyor yönetmenimiz. İnsandan daha büyük olan doğadan bahsediyor ve bir dalganın bile o tekneyi batırabileceğinin önemini çiziyor. Mitolojiye olan ilgisi dolayısıyla filmin sonunu ucu açık bırakmayı tercih eden Crialese, Hollywood’un filmin tamamında seyirciye ihtiyacı olan tüm cevapları veren ve izleyeni düşündürmeye itmeyen yapımlarını da böylelikle eleştirmiş oluyor.

İzlemesi zevkli, çıkarım yapması daha zevkli, yönetmenini dinlemesi ise en zevkli olan Terraferma, yarışmada insan hakları konusunda karşısında duran güçlü rakiplerine rağmen ön planda durabilecek, kaliteli bir yapım. İzleyiciye dram dolu replikler ve sahneler sunmaktansa da aslen oldukça dramatik olan bu olayları insanların düşünmesine fırsat verecek şekilde anlatıyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Camille Claudel 1915

“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler. Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir