The Deep Blue Sea (2011) Aşkın Karanlık Yüzü

Distant Voices, Still Live ve The House of Mirth ile yüksek çıkışlar yakalamış, Britanya’nın en çok saygı duyulan yönetmen ve oyuncularından olan Terence Davies’in yeni aşk hikayesi The Deep Blue Sea, yönetmenin bizzat katılımı ile 31. İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Soru ve cevap kısmına kalamayan Terence Davies, öncelikle Londra’dan alışık olduğu yağmurlu havada Atlas Sineması’na gelen seyircilere teşekkürlerini sunarak sempatik bir giriş yaptı ve film hakkında kısa bilgiler vererek kendi fikirlerini beyan etti. Üç kişinin arasında geçen ve masumiyet, pişmanlık üzerine kurulu bir aşk hikayesi olarak tanımladığı filmini yirmi beş günlük bir sürede çektiklerini söyleyen yönetmen, daha sonra seyircileri sanatın buram buram koktuğu büyülü yirminci yüzyıl ortası aşk hikayesi ile baş başa bıraktı.

Bir İngiliz yargıcının karısının Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde görev almış bir pilot ile yaşadığı yasak aşkı ve zamanla bu aşkı, karşısındaki açısından nasıl körelttiğinini anlatan The Deep Blue Sea, mantığın ve rasyonalitenin hüküm sürdüğü ama içten içe duygularla harmanlaştığı bir aşk filmi.

Filmde Rachel Weisz, fazla mantıkçı ve başına buyruk kadın Hester Collyer rolünde karşımıza çıkıyor. 2012-2013 sezonunda şimdiye kadar izlediğim filmler arasında tanık olduğum en iyi kadın oyuncu performanslarından birine imza atan Weisz karakterine fazlasıyla bürünmeyi başararak hayranlık uyandırıyor. Filmin başlarındaki kendinden emin ve ukala tavırları, yaptıklarının ortaya çıkması ile birden yok olan bu karakter adeta aşık olduğu erkeğe kendisini affetmesi için yalvaran, aciz bir kadın haline dönüşüyor. Zayıf kişiliğine tanık olduğumuz Hester Collyer’ın, film boyunca bu özelliğinin sonuçlarına katlanmasını izliyoruz. Yine zayıflığından doğan intihar girişiminin sebep olduğu kayıplarla başa çıkamaması ve bir anda yanında olacak kimseyi bulamamasıyla ortaya çıkan yalnızlık ve çaresizliği, kurgunun da getirdiği zaman çizgisindeki oynamalar ile daha etkileyici şekilde hissedebiliyoruz. Yönetmenin Hester karakterinin yaşadıklarını seyirciye hissettirme kabiliyeti takdire şayan. En az Hester’ın kendisi kadar buğulu olan görüntüler ve duygularındaki değişiklikler ile birlikte değişen müziklerle Davies, bu bağlamda kendi kabiliyetinden de öteye geçmeyi başarıyor. Üçlü aşk ilişkisinin diğer kişileri Simon Russell Beale ve Tom Hiddleston ile kendini televizyonda kanıtlamış bir oyuncu olan Ann Mitchell de beklenenin üstünde performanslar sergiliyor.

Senaryosu bakımından oldukça olumlu bir iş sunan The Deep Blue Sea, ağır diyalogları ile kendini sevdirmeyi başaran ender filmlerden. 1950’li yıllarda geçen filmin betimlemeleri de senaryonun bir diğer başarısı. Yönetmen, bir dönem filmi yapmasına rağmen nedense filmin sanatsal yönlerini ön plana çıkarmaktan kaçınıyor. Film, seyircisine bir dönem filminden beklenen mekanları ve kostümleri sunmak yerine seyircinin duygularına hitap etmeyi seçiyor. Ama bu işi de sömürü seviyesine getirmeden, yerinde ve ayarında yapıyor. İşte bu bağlamda izleyici, senaryonun gücünü bir kez daha hissediyor. Terence Davies’in tek amacı, kişinin yaptıklarının sorumluluğunun kendisinde olduğunu anlatmak şeklinde ve bunu, duyguların en güzeliyle, acı bir şekilde anlatmayı seçiyor. Bu bakıma aslında bir değişimin öyküsü The Deep Blue Sea.

Filmin senaryo ve Rachel Weisz dışında en çok beğendiğim yanı kurgusu oldu. Böyle konusu olan bir filmden kurgu adına pek bir şey beklememeyi öğrenmiş biri olarak Davies’in zekasına hayran kaldım. Başlarda kafa karıştırarak film hakkında merak uyandıran yönetmen, zaman çizgisinde yaptığı oynamalarla bu merakı daha da arttırmayı başarıyor. Geçmişin de geçmişine yapılan bir takım yolculuklar, özellikle metro sahnesindeki geçiş, kurgu bağlamında hiç şüphesiz filmin doruk noktalarından birini oluşturuyor. Hester’ın kendi yıkımından bir anda savaşın getirdiği yıkıma geçilen bu sahnenin sonrası, ayrıca sanatla müziğin birleştiği güzel bir sekans olarak izleyiciye sunuluyor. Bir diğer hayran bırakan öge olan görüntü yönetimi ise özellikle filmin başlarını domine etmesiyle kendini gösteriyor. Sevişme sahnelerini beyazperdeye yansıtma şekli takdir edilmeyi hak ediyor.

Atlas Sineması’nın akustiğinden yahut kullanılan ses sistemlerinin vasatlığından mıdır bilinmez, filmde seslerin birleştirilmesi ve düzenlenmesinde ciddi sorunlar olduğunu fark ediyorsunuz. Buna rağmen yönetmen, müzikleri tam yerinde filme dahil ederek senaryo ile ulaşmaya çalıştığı amaca daha da yaklaşıyor. Son saniyelerde ise alevlenen şömine ve filmi kapatan harabe planları ise filme dair her şeyi bir nevi özetleyerek ekranı karartıyor (daha doğrusu maviye bürüyor).

Benzer konulu filmlerden çok uzak bir noktada durak, İngiliz sinemasının özelliklerini hissettirmeyi başaran ve Terence Davies’in çizgisinden ayrılmadığını, bu çizgiyi koruduğunu kanıtlayan bir yapım The Deep Blue Sea. Diyaloglar o kadar güzel ki, filmin uyarlandığı tiyatro oyununun izlenmesi durumunda gerçek seslerle aşkın şu tanımının neler hissettirebileceğini merak ediyorsunuz:

“Gerçek aşk, birinin altını temizlemek ve gerektiğinde altını değiştirmektir.”

Dipnot: Seçtiğim iki görselde sadece Rachel Weisz’ın olmasının sebebini filmi izleyecek olanlar anlayacaktır.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Master (2012)

Bugüne kadar oturup ciddi bir şekilde düşünmemiş olsam da en sevdiğim yönetmeni...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir