The Loneliest Planet (2011) Yalnız Gezegen

Festivalde izlediğim hiç şüphesiz en garip film olan The Loneliest Planet, kurgu ve belgesel arasında kalan, izlemesi bir yandan zevkliyken öte yandan sıkıcı ve seyirciye farklı duygulanımlar sunan bir film. Yönetmen Julia Loktev eski sevgilisiyle Gürcistan’da gezerken aklına gelen fikir sonucu Tom Bissell’in kısa hikayesinden uyarlamış filmi. Önceki filmi Day Night Day Night ile sessizliği ve atmosferi bakımından benzerlikler içeren The Loneliest Planet’ta nişanlı bir çiftin Gürcistan’ın ağaçsız dağlarında bir rehber eşliğinde çıktıkları yolculuğu izliyoruz.

Soru cevap kısmının tamamına kalamadığım için yönetmene sorulduysa da cevabını alamadığım, filmin tüm gidişatını değiştiren ürkütücü bir olay var. Alex, Nica ve rehber Dato gezerlerken karşılarına yerli bir adam ve iki çocuk çıkıyor. Dato ile Gürcüce bir tartışmaya giren bu üçlüden yaşlı olanı, Alex’in “Neler konuşuyorsunuz?” demesiyle ona tüfek doğrultuyor. Filmin geri kalanında ise Alex ile Nica’nın arası hiçbir şekilde iyi olmuyor. Dato ile o yerliler ne konuştu, yerlilerden en küçük olanı bağıra çağıra ve turistleri göstererek ne anlatmaya çalıştı bilmiyoruz ama medeniyetten uzak bu insanların tavırlarının nelere yol açtığını görebiliyoruz.

Film tam anlamıyla bir doğa betimlemesi. Karakterlerin hikayesinden çok Gürcistan’ın doğal güzelliklerini izliyoruz. Çevreye odaklanan planlar ve sekanslar birbiri ardına geliyor ve o kadar uzun sürüyor ki National Geographic izlediğinizi sanıyorsunuz bazen. Her ne kadar bu görüntüler göz kamaştırsa da pek çok seyirciyi filmden kopardığını düşünüyorum. Alex ve Nica’yı kadraja alan başlardaki bölümler de daha çok seyirciyi güldürmeye yönelik. Yaşanan o absürd olaydan sonraysa genç aşıkları bir daha aynı planda kolay kolay göremiyoruz. Filmin yaklaşık yirmi dakika süren finalinde Dato ve Nica’nın geçmişlerinden küçük ayrıntılar öğrensek de pek işimize yaramıyor.

Aslında yönetmen bu filmi yaparken insanı bir malzeme olarak kullanmış. Asıl amacı doğayı bize göstermek diye düşünüyorum. Alex ve Nica karakterleri birbirlerine karşı olan sevgilerini ve sadakatlerini sorgulama gereği duysa da film boyunca seyircinin ilgisini çeken şeyin bu olduğunu sanmıyorum. İki saate yakın süresi boyunca kahramanlarımızla birlikte yaptığımız uzun yürüyüşte tek bir ağaç dahi göremiyoruz. Yönetmenin odaklanmamızı istediği şeyler de bu gibi şeyler. Başlarda gördüğümüz bir iki hayvan sonrasında yükseklere çıktıkça artık onlara da veda etmek etmek zorunda kalıyoruz ve elimizde canlı olarak tek şey insan kalıyor. Bu da malzememizin çıkmasına sebep oluyor. Tamamen çıplak ve çoğu zaman yeşil olan yeryüzü, yalnız gezegeni oynuyor.

Yavaş ve kendi halinde giden bir yol öyküsü (ya da doğa tasviri) iken birden gerilim öğesini içine katan The Loneliest Planet, garip olması dolayısıyla benim gözümde farklı bir noktada kendine yer buldu. Merak edenler için en kolay şu şekilde söyleyebilirim ki The Tree of Life’tan sıkıldıysanız bu filme hiç bulaşmayın –en azından Terrence Malick’in filminin tamamını izlediğinizde elinizde filmi anlatabilecek malzemeniz oluyor. Bu filmi anlatabilmek için ise karşınızdakine dağa çıkmayı önermekten daha rasyonel bir şey olabileceğini sanmıyorum. Bir de filmin ses düzenlemesinin çok kötü olması beni rahatsız etti. Neydi o ıslak zeminde yürürken kulağımızı tırmalayan ve gerçekçi durmayan efektler?!

Güncelleme: Film, uluslararası yarışmada Altın Lale ödülüne layık görüldü. Nuri Bilge Ceylan’ın jüri başkanı olduğu bir festivalde böyle bir sonuç beklliyordum aslında. 2 sene önce Cannes Film Festivali’nde Tim Burton jüri başkanlığı yaparken nasıl ki Loong Boonmee raleuk chat filmi Altın Palmiye’yi kucakladıysa bu festivalde de benzer bir durum yaşandı. Hayırlı olsun, ne diyelim.

Diğer yazıları Burak Hazine

Vancouver Film Eleştirmenleri Ödülleri

En İyi Film – The Artist En İyi Erkek Oyuncu – Michael...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir