W Ciemnosci (In Darkness – 2011) Karanlıkta Kalanlar

Polonya sineması deyince bugün insanların aklına gelen ilk iki isim hiç şüphesiz Krzysztof Kieslowski ve Agnieszka Holland. Bu isimlerden ilki, uzun ve başarılarla dolu bir hayat süren ve sinema tarihinin en ünlü üçlemelerinden Three Colors’ı yaptıktan çok kısa süre sonra hayata gözlerini yumdu. İkincisi ise çok şükür ki hala hayatta ve yedinci sanata hak ettiği kıymeti vermeyi başaran yönetmenlerden biri –üstelik pek de sık rastlamadığımız üzere bir kadın. Europa Europa, The Secret Garden, Third Miracle, Total Eclipse, Olivier Olivier ve daha pek çok başarılı filmin altında imzası bulunan Agnieszka Holland’a bir nevi ikinci Oscar adaylığını getiren, geçtiğimiz sezonun Hollywood’da en çok konuşulan yabancı filmlerinden olan W Ciemnosci (In Darkness), 31. İstanbul Film Festivali’nde Türk seyirci ile buluştu.

Filmin başrol oyuncusu Robert Wieckiewicz’in film başlamadan önce seyirciyi selamlaması ve film sonrasında soru ve cevap kısmıyla merak edilen birkaç soruya oldukça basit cevaplar vermesiyle süslenen gösterim, benim için 10 film sığdırdığım festivalin ilk haftasonunda göz yaşı dökülen tek film oldu.

İkinci Dünya Savaşı. Naziler, Polonya’yı işgal etmiştir. Führer’in emriyle Polonya’daki Yahudiler önce askerlerin eğlencesi oluyor, daha sonra ya toplama kamplarına gönderiliyor ya da gelişigüzel öldürülüyorlardır. Kanalizasyon işçisi olan Leopold Socha, bu katliamdan kaçmayı başarmış ve kanalizasyona sığınmış bir grup Yahudi’ye, kendisine ödeme yapmaları koşuluyla kanalizasyonda saklanabilecekleri bir yer bulabileceğini söyler. Başta 12 kişiden oluşan bu grup, daha sonra aralarından birinin ruhsal duygulanım değişikliği sonucu kaçması ve toplama kampına sürülmesi ile on bir kişiye düşer. Tam on dört ay boyunca o kanalizasyonda yaşamaya mahkum olan bu Yahudiler, Nazilerin yenilgiye uğramasıyla özgürlüklerine kavuşacaklardır; ama geride pek çok şey bırakarak.

Robert Marshall imzalı In The Sewers of Lvov (Lvov Kanalizasyonlarında) kitaptan esinlenerek David F. Shamoon tarafından senaryolaştırılan bu öykü, tamamen gerçek bir hikayeye dayanıyor. Hatta film sonrasında Robert Wieckiewicz’in söylediğine göre kurtulan Yahudi grubundan bir kadın (filmin afişinde kafasını kanalizasyondan dışarıya uzatan kız karakter) hala hayatta ve Robert Marshall’ın kitabı da, bu kadının anılarından yola çıkılarak yazılmış.

Filmin öyküsü, izlerken seyirciyi oldukça yoruyor. Pek çok karakter kadraja girip çıkıyor ve filmin büyük çoğunluğunun karanlıkta geçmesi sebebiyle seyirci bu karakterleri başta birbirlerine karıştırıyor. Kimin aynı aileden olduğuna, kimin kimi aldattığına başta adapte olamayan seyirci, zamanla yönetmenin ellerine bırakıyor kendini ve bu acımasız, vahşet dolu öyküyü noktalıyor. Karakter bolluğu ve mekanlar sebebiyle, dahası bazı çekimlerde gerçek kanalizasyon borularının kullanılması dolayısıyla çekilmesinin bir hayli zor olduğu aşikar olan filmde yönetmene büyük iş düştüğünü çıkarmak da zor olmuyor. Çocuk oyuncuların da filmde önemli karakterleri canlandırması dolayısıyla yönetilmesi bir hayli zor bir topluluk seyirciyi beklese de Holland bu işin üstesinden ustalıkla gelmeyi başarıyor.

Seyircinin birkaç dakika sonra tanık olmaya başlayacağı vahşet ve hüzün duygusu, daha filmin ilk sekansındaki kadın katliamı ile kendini gösteriyor. Birer ruh misali ormanda çığlık çığlığa koşturan beyaz kadınları daha sonra toplu şekilde katleden Naziler, sonraki sekansta ise Yahudileri halkı eğlendirmek için kullanıyor (bir askerin, bir Yahudinin sakalını avuçlayıp koparma sahnesi herhalde film boyunca seyirciyi en çok ürküten sahnelerden biri olmuştur). Nazi felaketinin ilerlemesi ile kanalizasyona kaçma olayı sırasında insan psikolojisinin, korku karşısında tam olarak neye bürünebileceğine şahit oluyorsunuz. Kanalizasyonun bir bok çukuru olmasından tiksinme duygusu bir kenara, orada ne kadar vakit geçirecekleri belli olmayan insanların kanalizasyona inmektense toplama kampına götürülmeyi göze almalarını izliyoruz.

Bu psikolojik bunalım, karanlıkta da, yani kanalizasyon içinde geçen süre boyunca da karakterler üzerinde kendini gösteriyor. Başlarda normal yaşantıları sürdürüyormuşçasına bekleyen ama korkuları suratlarından okunan karakterlerden bir kısmı zamanla hayvani duygularına yenik düşüyor, bir kısmı da sinir atakları geçirerek içlerindekileri dışa vuruyor. Aradan günler, haftalar ve hatta aylar geçtiği halde bazı karakterlerde bu değişimler son bulsa da bazılarında doğurduğu çocuğu öldürmesine sebep olacak kadar ileriye gidebiliyor. Ama seyirci yine de bu insanların, bir gün kurtulacaklarına dair besledikleri umutları hissediyor. Küçük çapta oynadıkları oyunlar, söyledikleri şarkılarla kendi umutlarını bir şekilde izleyiciye de empoze etmeyi başarıyor bu insanlar.

Film, diğer İkinci Dünya Savaşı dramlarından bazı konularda ayrı bir yerde dururken bazı konularda da onlara benzemekten kendini kurtaramıyor. Schindler’s List ile olan konu benzerliği ve her iki filmin gerçekçi anlatımı aslında bir bakıma W Ciemnosci’yi yeni nesil Schindler’s List yapıyor. Karakter eşleştirmesi yapıldığında bile iki film arasında tutarlı benzerlikler yakalamak mümkün. Öte yandan Schindler’s List’te yakalanan atmosferde büyük payı olan siyah beyaz çekimlere W Ciemnosci’de ihtiyaç duyulmuyor. Zaten büyük kısmı karanlıkta geçen filmde yönetmen, bu zorlu sınavdan da başarıyla geçiyor. Karartının içindeki renkleri başarıyla perdeye yansıtan Holland, gün ışığında yaptığı çekimlerde de varlığını rahatlıkla hissettiriyor.

Filmin çekildiği mekanlar, kısmen de olsa yaratılan setler gerçeğe oldukça uygun. Aynı şekilde karakterlerin (gördüğümüz zamanlarki) kostümleri de incelikle tasarlanmış. Yerin üstünde yapılan çekimlerde filmin atmosferine uygun, kayda değer bir sanat yönetimini görebiliyoruz. Yine bir savaş dramının, daha doğrusu bir soykırım dramının olmazsa olmazı olan ezgiler de beyazperdede ilk işine imza atmış olan Antoni Komasa Lazakarkiewicz’ten geliyor. 2008 yılında Cannes’da “Belirli Bir Bakış Ödülü”nü kucaklamayı başarmış Tulpan filminin hafızalara kazınan görüntülerinin altında imzası bulunan sinematograf Jolanta Dylewska’yı da W Ciemnosci’nin teknik kadrosunda görüyoruz.

W Ciemnosci’nin zengin oyuncu kadrosu, başta ana karakteri canlandıran Robert Wieckiewicz olmak üzere kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir performans sergiliyor. Dikkatimi en çok çeken diğer iki performans ise ünlü oyuncu Maria Schrader ve en az Schrader kadar deneyimli olan Kinga Preis’e ait. Bu iki kadın oyuncu, erkek egemenliğinde olduğuna kanaat getirilebilecek W Ciemnosci’de adeta parıldırıyor. Çocuk oyuncuların başarısı da takdiri hak ediyor.

Bu sene Polonya adına 83. Akademi Ödülleri’nde yabancı dilde en iyi film kategorisinde Oscar için yarışan fakat ödülü (haklı olarak) İran filmi Jodaeiye Nader az Simin’e kaptıran W Ciemnosci, adaylar arasında kazanan filmin olmaması durumunda ödüle en yakın isim olarak lanse ediliyordu. Hollywood tarafından bir hayli sevilen yönetmen Agnieszka Holland’ın efsaneleşmeye yakın olan ismini, okyanusun diğer tarafında altın harflerle yazmaya yaklaşmış ama başaramamış olan bu film, soykırım filmlerini izlemeyi seven ya da sevmeyen herkesin göz atması gereken bir ustalık eseri. Daha önce Altın Küre ödüllü Europa Europa ile Yahudi ve Nazi ikilisini başarıyla işlemiş olan Holland, W Ciemnosci ile aynı konuya biraz daha farklı bir açıdan ve daha farklı renklerle, daha geniş bir kadroyla; üstelik bu sefer kendi doğduğu diyarlardan seslenerek bakıyor. Filmin kendisi karanlık ve karamsar olsa da umut ışığını hiçbir zaman söndürmeyen, akıcı; ahlak, suç, hayatta kalma, seçim yapma ve Tanrı inancı hakkında parıldayan bir yapım olması sebebiyle izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor. Soykırım filmlerine dayanamayan bana ise muhteşem bir sinema deneyimi yaşattığını, verdiğim (ve muhtemelen abartı olduğunu düşündüğünüz) puandan anlayabilirsiniz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Gaspar Noe’dan: Love

Her sene erotizmin ön planda tutulduğu bir filmin yılın en çok beklenenleri...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir