Yurt (2011)

Nuri Bilge Ceylan büyük bir yönetmen. Büyük filmler yapmış, büyük ödülleri kucaklamış ve Türk sinemasını her zaman daha da ileriye götürmeye ant içmiş biri. Onun filmlerinde yönetmenden emir alma şansına erişen oyuncular ise her daim büyük oyuncular olmuşlardır. İşte o oyunculardan biri; Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak filmlerinde Ceylan’a yardım eden Muzaffer Özdemir’in ilk yönetmenlik deneyimi olan Yurt, bir ilk film olduğunu fazlasıyla (hatta can sıkıcı derecede) belli etse de fikrinin ortaya çıkış amacına itaat etmekte zorlanmayan bir yapım.

Hastalığının ardından doktoru tarafından İstanbul’dan uzaklaşıp istirahat etmesi önerilen Doğan, doğup büyüdüğü Gümüşhane’yi ziyaret etme kararı alır. En son çok seneler önce memleketine gitmiş olan Doğan, bir yandan özlemle hasret giderip diğer yandan arkadaşının ondan rica ettiği doğa fotoğraflarını çekmeye çalışmaktadır. Ama kısa zamanda fark eder ki zamanında doğanın hüküm sürdüğü ve doğanın hüküm sürmesi gerektiği bu diyarlar artık insan elinin kontrolü altına geçmiştir.

Aslına bakarsanız film daha ilk dakikalarında, filmin bir yandan da anlatıcısı olan Doğan karakterinin ettiği şu cümle ile benim için koptu: Renkler, ışığın dalga boyunun bir oyunu gibi geldi bana. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Muzaffer Özdemir’in filme serpiştirdiği ve amatörce yazıldığı her halinden belli olan bu ve benzeri replikler, bir filmin en güçlü öğesi olması beklenen senaryoyu yıpratıcı bir güce sahip. Üstelik bu replikler haricinde kalan diyaloglar ve anlatıcının ağzından çıkan cümlelerde gelişigüzel yazılmış havası var. Bu olumsuzluğa rağmen senaryonun yazılış amacı oldukça ilgi çekici. Kapitalist düzenin ve uzun süredir başımızda olan yararcı yöneticilerin daha fazla para uğruna yaptığı doğal katliamlara güzelce parmak basıyor sayın Özdemir. HES diye bildiğimiz santrallerin yüzlerce, hatta binlercesinin nasıl ve ne amaçla yapıldıklarından bahsediyor. Kendi hikayesi olduğunu düşündüğüm bu öyküde çocukluğu ile şimdinin arasındaki uçuruma dikkat çekiyor. Bir zamanlar çiçeklerle tanıştığı yaylaların, içinde yüzdüğü ve suyunu içtiği derelerin nasıl heba edildiğinden bahsediyor. Dramatik canlı aksiyon yanı kadar bir nevi belgesel özelliği de taşıyan bu film, oldukça kısa olan (76 dakika) süresi boyunca amacına hizmet ediyor.

Filmin oyunculuklarından bahsetmeye gerek olmayacak kadar vasat bir iş var ortada. Filmin baş ve neredeyse tek karakterini canlandıran Kanbolat Görken Arslan’la ileriye gidemeyen oyunculuk, yan ve yardımcı rollerle de bir yere varamıyor.

Uzak filmindeki performansı ile 2003 yılında Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kucaklayan Muzaffer Özdemir’in bu ilk projesinden kendisinin de büyük bir beklenti içinde olduğunu sanmıyorum. Belli bir misyon ile yola çıkarak çektiği filmin kendisini ne kadar tatmin ettiğini bilemem ama göz önünde bulundurduğu tek şey eğer doğa ve kapitalizm meseleleriyle ne mutlu ona; çünkü bir ilk film için oldukça samimi ve basit bir şekilde emelini yerine getirmeyi başarmış görünüyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

66. Cannes Film Festivali

15-26 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan, dünyanın en büyük film festivali Cannes’ın...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir