Children of Men (2006) Son Umut

Alfonso Cuarón’un genç yaşına rağmen (gerçi artık 50 yaşına bastı) oldukça başarılı bir yönetmen olduğunu söylerim her zaman. 1998 yapımı Great Expectations’ın eleştirmenlerce beğenilmemesini bir kenara bırakırsak Y Tu Mamá También (Ananı da…) ile kendini kanıtlamış, daha sonra efsanevi Harry Potter serisinin üçüncü filmi olan The Prisoner of Azkaban (Azkaban Tutsağı) ile serinin son filmine dek en kaliteli filmini çekmiş olan yönetmenimiz, 2006 yılında yaptığı Children of Men’den (Son Umut) bu yana beyazperdedeki kariyerine ara vermişti. Bu sene beni de çok heyecanlandıran, Sandra Bullock ve George Clooney’li Gravity ile karşımıza çıkacak olan  Alfonso Cuarón’un başyapıtı diyebileceğimiz Children of Men, bu yazının yazılma sebebini de oluşturuyor.

Muhtemelen izlediğim en kabul edilir distopya/felaket filmi olan Children of Men, o kadar da uzak bir zaman diliminde değil, 2027 yılında geçiyor. Uzaylılar, doğal afetler ve savaşlardan çok daha farklı bir öyküyle karşı karşıyayız bu sefer: Kısırlık. Doğan son çocuk, 2009 yılında dünyaya gelmiş ve dehşet verici bir olay sonucunda 18 yaşında öldürülmüştür. 18 yıldır çocuk sahibi olamayan kadınlar, sebebini öğrenemediğimiz bir şekilde kısırlaşmıştır. Bir yandan insan neslinin soyu tükenirken, diğer yandan üçüncü dünya ülkeleri fakirlikten kırılmakta, gelişmiş ülkeler iç savaşa sürüklenmekte ve mültecilerle başa çıkmak zorundadır. Tüm bunların içinde apolitik bir insan, Theo (Clive Owen) mucizevi bir şekilde hamile kalan Kee’yi (Clare-Hope Ashitey) tüm bunlardan uzak tutup kurtarmaya çalışmaktadır.

Her ne kadar mülteci meselesine bakış açısı sebebiyle pek çok insana izlerken Hollywood klişesi gibi gelecek olsa da (filmin Hollywood yapımı olmadığını da belirtelim), distopik filmler arasında kalitesiyle ve özgün senaryosuyla yerini sağlamlaştırmış farklı bir yapım Children of Men. Dolu alt metinleri, detaylı görüntüleri, belgesel tadındaki uzun plan çekimleri, başarılı oyunculukları ve gerçeğe uygunluğu ile fantastik bir öykü vasıtasıyla günümüz dünyasına politik göndermelerde bulunan başarılı bir film.

Filmi izleyenlerin hayran kalacağı pek çok şey var. Şahsi beğenimi bir kez daha kazanan Michael Caine’in performansı başta olmak üzere filmin kalabalık olmayan ana karakterleri, seyircileri tatmin etmek için seçilmiş gibi duruyor. Yaptığı her işten alnının akıyla çıkan Julianne Moore, filmde kısa süre boy gösterse de kalitesini konuşturuyor. Başkarakter Theo’ya hayat veren Clive Owen ise beklentilerimin çok üstünde bir performans sergiliyor –ki kendisinin oyunculuğunu normalde pek sevdiğim söylenemez.

Filmin biraz derinlerine daldığımızda bizi karşılayan senaryosunun zengin içeriğinden bahsetmemek olmaz. Gerek günümüz dünyasının fikir yapısına, gerekse gelecekte karşılaşmamızın olası olduğu olgulara yaptığı değinmelerle beğeni toplayan Children of Men, P.D. James’in aynı isimli romanından yönetmen Alfonso Cuarón dahil kalabalık bir senarist ekip tarafından sinemaya uyarlandı. Kitabı okumasam da film ile arasında farklılıklar olduğunu duymuşluğum var. Bu farklılıkların iyi ya da kötü yönde olması beni pek etkileyecek gibi durmuyor çünkü Children of Men’i yaparken Alfonso Cuarón’un neyi amaçladığı aşikar. Bu amacına yönelik misyonundan taviz vermiş gibi de gözükmüyor. Filmdeki politik göndermeler belki her distopik yapımda karşımıza çıkan cinsten ama inandırıcılık, gerçeğe uygunluk ve tatmin edicilik bakımından Children of Men’in benzer yapımlara göre bir üst seviyede olduğunu söyleyebilirim. Dram dozunu ayarlarken bile seyirciyi yalnızca hüzünlendirmek yerine çarpıcılığı arttırmayı seçen Alfonso Cuarón, aynı zamanda filme eğlenceli karakterler katarak oluşturduğu blur ve gri atmosferi biraz olsun dağıtmayı da başarıyor. Kendi bakış açılarından dolayı olsa gerek, müslümanları bir kez daha terörist olarak gösteren filmin bunu yansıtırken seçtiği yol nedense beni rahatsız etmedi. Bir yandan müslümanları kötü gösterirken diğer yandan onların ezilmişliklerini ve acziyetlerini de ön plana çıkarıyor yönetmen.

Seyirciyi etkileme konusunda en başarılı öğe hiç şüphesiz görüntülerin ta kendisi. Her işini ayıla bayıla izlediğimiz, yaşayan en büyük sinematograflardan biri olan ve bu filmdeki işiyle de Oscar’a –haliyle- aday gösterilen Emmanuel Lubezki’nin imzasını görüyoruz Children of Men’de. DVD ekstralarında, Lubezki’nin yarattığı muhteşem açıların ve görüntülerin nasıl başarıldığını izlediğimizde şaşkınlığımıza engel olamıyoruz. Filmin açılış sahnesindeki patlamadan tutun, kahramanların araba ile kaçarken isyankarlarla çatışmasına ve en önemlisi Theo ile Kee’nin mülteci kampındaki silahlı saldırı sırasında o apartman merdivenlerinden indikleri sahneler başta olmak üzere film, yönetmenin başarısını gölgeleyecek sinematograf başarılarını barındırıyor. Uzun planları tek bir açıdan yakalamakta usta olan Emmanuel Lubezki’nin bu metodu hiç çekinmeden kullandığı Children of Men, milenyum sonrasında sinemaseverlerin hafızalarına kazınmış sekanslar sıralaması yapılsa zirveye oynayacak bir Theo-Kee sahnesi barındıracak kadar da güçlü. O sahne başlarken çevre seslerini yok eden yönetmen, sadece tiz bir müzik eşliğinde seyirciyi de soyutluyor ve siz daha ağlayıp ağlamamanıza karar veremeden filmin en uzun planını sonlandırıyor.

Klasik müzik denince akla gelen isimlerden John Kenneth Tavener tarafından bestelenen müzikleri başta olmak üzere ses düzenlemeleriyle de seyirciden tam not almayı başaran Children of Men’de neredeyse her şey kusursuz. Vizyona girdiği 2006 senesinde en iyi kurgu, en iyi uyarlama senaryo ve en iyi görüntü yönetimi kategorilerinde Oscar’a aday gösterilen ama nedense kıymeti, bu ve benzeri komitelerce anlaşılmamış bu distopya, egemen güçlerin gövde gösterilerine izin vermemesi sebebiyle bastırılan yüzlerce filmden biri olması sebebiyle tüm bunları yaşadı. Kim ne derse desin, yeni akım sinemanın yüz aklarından bir film var karşınızda. Hakkında yapılan her türlü olumsuz eleştiriye kulaklarınızı kapatmanızı ve olabildiğince duru şekilde akan 105 dakikalık bu filme kendinizi vermenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Başlaması ve bitmesi arasında geçen zamanı hissetmeyeceksiniz, en durgun kısımları bile sizi etkilemeye yetecektir. Bırakınız yönetenlerden bir kez daha nefret etmiş olun, bırakınız çocukları sevdiğinizi bir kez daha anlayın. Bırakınız bu sefer sinema konuşsun.

“Çocukların sesleri olmadan, dünya ne garip bir yer.”

Diğer yazıları Burak Hazine

Intouchables (2011) Can Dostum

Bazı filmler vardır, bilirsiniz, amaç izleyenin içini ısıtmak ve onun iyi hissetmesini...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir