Cafe de Flore (2011) Ruh Eşim

Eğer seni sen yapan filmlerden örnek ver deseler; yahut ne bileyim, en çok etkilendiğim filmlerden birkaç örnek vermemi isteseler ağzımdan çıkacak kelimelerden biri hiç şüphesiz C.R.A.Z.Y. olurdu. Genç yaşta izlediğim ve bir heyecanla çevremdeki herkese izlettiğim o film, beni ben yapan pek çok şeyin perdeye yansıması gibiydi. Her bir karakterinde kendimden bir şey bulurken, duyduğum her şeyde ruhumun derinliklerinden bir şeyleri işitiyor gibiydim. Tabii ki C.R.A.Z.Y. hakkında uzun ve ayrı bir yazı yazmayı bir gün deneyeceğim lakin o film ile dünyayı dize getiren bir adam vardı, ondan bahsetmem gerekiyor. Jean-Marc Vallée, beyazperde ile olan macerası genç yaşlarına tekabül etmeyen ve ancak yedi yıl geriye gittiğimizde tanımamızın muhtemel olacağı bir yönetmen ve senarist. İlk film denemeleri ile kendini gösterme şansı elde edemese de 2005 yılında yaptığı C.R.A.Z.Y.’de anlattığı beş kardeşin öyküsü ile milyonlarca insanı bir sihrin etkisi altına almayı başardı. Birkaç sene önce çektiği tarihi kraliyet filmi The Young Victoria ile de hatırı sayılır bir beğeni kazanan ve şu günden itibaren gözümde ustalaşmış Jean-Marc Vallée, geçtiğimiz sene filmekimi’nde de gösterilen Café de Flore ile derinliğinden bir şey kaybetmemiş anlatım gücünü seyirciye aktarma konusundaki iddiasını sürdürüyor. Sinemanın alışık olmadığı bir sevgi tanımını izleyicilerine sunuyor.

Sevgiyi, sevgiliyi anlatan bugüne kadar yüzlerce film yapılmıştır; hatta gelin şuna binlerce diyelim. Bazılarında tutkulu ve izleyeni etkileyen aşklar izleriz, bazılarında iki insan yalnızca yatakta birbirini tatmin ederken gözümüze çarpar, bazılarında imkansızın gerçekleştiğini izleriz ve daha pek çok örnek. Hepsinin ortak bir noktası vardır, Café de Flore’u izledikten sonra dikkatimi çeken. Birbirini seven bu karakterler, bir şekilde bu sevgilerini “seni seviyorum” diyerek dile getirirler. Hangi lisanda olursa olsun, samimiyeti ve inandırıcılığı ne düzeyde olursa olsun o filmlerin tamamında bu cümleyi bir yerlere serpiştirilmiş şekilde duyarız. Sevginin ya da sevgili olmanın, varsa, türü ne olursa olsun izleyen kişi bir şekilde yumuşar, yeri geldiğinde ağlar, yeri geldiğinde gözü yalnızca kadın karakterin o sırada verdiği frikiktedir. Manidar ya da saçma, bir şekilde tanık oluyoruz işte buna. Café de Flore ise bu tür filmleri elinin tersiyle itiyor.  Binlerce film izlemedim bugüne kadar, biliyorum. Fakat bildiğim bir başka şey de var ki o da sevginin daha güzel anlatıldığı bir başka sinema yapımı olmadığı.

Şimdiki zaman. Bir kadın ve bir erkek. Gençliğe henüz adım attıkları dönemde tanışmışlar ve müziğin bağlayıcı gücünün de etkisiyle birbirlerine aşık olmuşlar. Aslında durumları aşktan da öte çünkü onlar bunu ruh eşi olmaları ile açıklıyor.

On yıllar öncesi. Bir kadın ve bir erkek. Henüz doğan bebeklerinin Down Sendromlu olduğunu öğreniyorlar. Erkek çocuğu kabul etmiyor ama kadın, gelecekteki tek gözbebeğine bağlılığını sürdürmeyi seçiyor. Bir anne ve bir evlat olmaktan çok öteye geçiyorlar, aralarında oldukça özel bir bağ var –ruh ikizi misali.

Bir kadın. Sarışın. Her şeyi mahvedercesine, hayatın anlamını kaçırırcasına o kadınla erkeğin arasına giriyor. Erkek, kendi isteğiyle ve geri adım atmayacağını bilerek kadını bırakıp O’na gidiyor. Kadını nasıl sevdiyse O’nu da öyle seviyor.

Bir kız çocuk. Sarışın. Sonucunun ne olacağını kestirmenin mümkün olmayacağı şekilde kadının biricik oğluyla arkadaş oluyor. Çocuk, kendi isteğiyle ve geri adım atmak nedir bilmeden annesini bırakıp O’nu arzuluyor. Annesini nasıl sevdiyse O’nu da öyle seviyor.

Birbirine paralel iki hikayeyi, kurgu harikası olacak şekilde iki saatlik süresince harmanlayıp bizlere anlatan yönetmen Jean-Marc Vallée, bu etkileyici filmi Café de Flore’da aynı C.R.A.Z.Y.’de olduğu gibi müzikten güç alıyor. Gençlik ateşinin müzik sevgisiyle bir araya gelen Antoine (Kevin Parent) ve Carole (Hélène Florent), daha sonra evlenip mutlu bir yuva kuruyorlar. Birbirinden güzel iki kız sahibi olan çiftin büyük kızları da aynı DJ olan babası Antoine gibi bir müzik tutkunu hatta. Öte yandan diğer hikayedeki anne Jacqueline (Vanessa Paradis), maddi durumu iyi olmamasına karşın hem kendisi hem de oğlu için hayata dört elle sarılmış biri. Oğlu Laurent’in (Marin Gerrier) en büyük tutkusu ise Doctor Rockit’in Café de Flore isimli parçasını dinlemek. Bu tutku o kadar büyük ki film boyunca Laurent’in “Anne, Cafe” demesini ve ardından annesinin o plağı pikaba koymasıyla çalan müziği dinliyoruz. Laurent’in müzik için annesine ihtiyaç duymasıyla Antoine’ın Carole’a duyduğu ihtiyaç ise şaşırtıcı derecede benzer geliyor başlarda.

Bir gün Laurent’in okuluna Véronique (Alice Dubois) isimli bir başka Down Sendromlu kız geliyor. Kız, ailesiyle birlikte sınıftan içeri adımını atar atmaz koşarak Laurent’e sarılıyor. Bir daha da bırakmıyor, film boyunca. Öte yandan bir partide gördüğü Rose’a (Evelyne Brochu) bir anda tutulan Antoine, daha sonra uzun yıllar birlikte olduğu eşi Carole’u bırakarak bu ateşli ve kendinden bir hayli genç sarışının peşinden gitmeyi tercih ediyor. İki hikayede de söz konusu sarışınlar, ruh ikizlerini (erkek ve kadın, anne ve oğlu) birbirinden ayırmak için hikayeye dahil oluyor. Yönetmen Jean-Marc Vallée’nin bu noktada hikayenin temel taşını oluşturan twin flames yani ikiz alevler kavramına odaklandığına şahit oluyoruz. Bir yanda soul mate (ruh ikizi) karakterler, diğer yanda ise twin flames karakterler. Hepsinin ortak yanları ise kaybeden taraf olduğunu hisseden ruh ikizi kadınların (Carole ve Jacqualine), kaybettikleri ruh ikizlerinden (Antoine ve Laurent) kopma korkuları. Ama diğer tarafta da kaybolan bu iki erkeğin ikiz alevlerinin çekimleri söz konusu. Tüm bunlar biraz kafa karıştırıcı gibi gelse de aslında filmi izlemeniz ve ikiz alevler / ruh ikizi kavramları hakkında küçük birer araştırma yapmanız durumunda kafanızdaki sevgi kavramının değişeceğinden şüpheniz olmasın. Belki de bilinmesi gereken tek şey ikiz alev eşlerinin kafada yarattığı olumsuz etkinin aslında var olmadığından ibaret.

Jean-Marc Vallée bu birbirinden uzak zamanlarda geçen iki hikayeyi biraz olağanüstü, biraz kurgusal, biraz da rüyaların yardımıyla birleştirmeyi ustalıkla başarıyor ve seyirciyi kendine hayran bırakıyor. Filmin özellikle son yarım saatinde bir filmde var olabilecek kurgunun alasını oluşturarak izleyene seyretmesi ve anlaması zor, bir o kadar da çarpıcı dakikalar yaşatan yönetmen, böylelikle hayran olunası zekasını bir kez daha kanıtlamış oluyor. Bazı kesimlerce filmdeki hikayelerin bağlanma biçimi tatminkar karşılanmasa da ben bu senaryoya şapka çıkarabilirim. Film hakkında daha fazla ipucu olmaması için öykülerin söz konusu bağlanma biçimi hakkında yorum getirmeyeceğim lakin hazır lafı geçmişken filmin senaryosu hakkında bir iki cümle edebilirim. Yazının başlarında da belirttiğim gibi filmin üzerine oturduğu temel taşlarından biri olan sevgi kavramını yansıtma biçimiyle gönlümü fetheden Café de Flore’da, aynı zamanda senarist görevini üstlenen Jean-Marc Vallée bütün gereksiz ayrıntılardan kaçınmış. İnsan bedenini kullanarak sevgi ve aşk kavramlarını anlatmayı tercih eden Vallée, repliği az fakat oldukça öz bir işle seyirci karşısına çıkmayı tercih etmiş. Hani aslında böylesi güçlü bir anlatım için özel bir gereklilik arz etmiyor ama tüm bu anlatıyı güçlendirmek için aynı ünlendiği filmde yaptığı gibi müziğin gücünden faydalanmış. Böylelikle seyirciyi oldukça sürükleyici ve merak uyandırıcı hikayesinin içine kolaylıkla almayı da başarıyor. Neler olacağının heyecanıyla izlediğiniz dakikalar birbirini takip ediyor ve karakterlerle birlikte siz de muhtemelen daha önce farkına varmadığınız bir gerçekle yüzleşiyorsunuz. Önce kendinizi tatmin olmamış gibi hissetme ihtimaliniz de var tabii fakat daha sonra filmi anlamaya yönelik düşünmeye başladığınızda taşlar birer birer yerlerine oturuyor.

Filmde harikulade bir oyunculuk işi mevcut. Kadınından erkeğine, yaşlısından gencine, genetik problemleri olandan olmayanına (ki en çekici olanı da bu) bütün oyuncu kadrosu seyirciye kendilerini hayranlıkla izlettiriyor. Özellikle Down Sendromu olan iki oyuncunun da dahil olduğu bu kalabalık ekibi tek başına idare etmek de bir hayli zor olduğundan, izlediğim performansları kafamda överken Jean-Marc Vallée’ye de bir kez daha şapka çıkarma ihtiyacı hissetmedim değil.

Eğer dili Fransızca olan bir filmden bahsediyorsak, bir de bu film söz konusu insanın elinden çıkıyorsa karşınıza çıkacak her karenin birer tablo olduğunu iddia edebilirim. Açılış ve kapanışta yalnızca parlayan bir güneşi göstermeyi tercih eden yönetmenin yanına aldığı sinematograf Pierre Cottereau muhteşem bir iş çıkarıyor. Hatta o kadar iyi ki, bu sezon vizyona giren filmler arasında görüntü yönetimi bu kadar başarılı bir başka yapım izlemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Antoine, uçağa binmek üzere yola koyulmuşken karakterin ağladığını direkt yüzüne odaklanarak seyirciye göstermek yerine gözyaşlarını sildiği elindeki damlaya odaklanmak oldukça güzel ve ince bir detaydı bana kalırsa. Ayrıca filmdeki bir diğer manidar ayrıntı ise Antoine’ın sırtındaki dövme ile Laurent’in bağlı kaldığı odanın tavanındaki desenin aynı olması. Şimdiki zamandan çok çok önce geçen Jacqueline ve Laurent’in hikayesini izlediğimiz sahnelerdeki muazzam kamera görüntülerini beğenmeyi ise size bırakıyorum.

Café de Flore’da bir anlam çıkaramadığım ve araştırmama rağmen hakkında bir yorum bulamadığım, Antoine’ın orada burada gördüğü kırmızı adam ise hala bir merak konusu benim için. Eminim bu filmde çözülecek daha onlarca sır var çünkü yönetmenin kafasındaki şeyleri olabildiğince sürreal ve sembolik şekilde anlattığını biliyoruz. Benden film hakkında yazılacak şeyler bu kadar, dahasını siz okuyuculara ve Café de Flore izleyicilerine bırakıyorum. Eminim müziğe tutkun, Kanada ve Fransa sinemasını takip etmeyi seven, bugüne kadar izlediği her şeyden daha özgün bir filmi merak eden herkes Café de Flore’u beğenecek ve ileride bir kez daha izlemek için arşivinin en özel yerlerinden birinde saklayacaktır. En azından benim hislerim bu şekilde çünkü her filmi izledikten sonra etkisinden bu kadar zor şekilde kurtulmaya çalışmam. Filmin isminin çıkış noktasını merak edenler için de aşağıda bir beste bekliyor olacak. Sinema salonunda daha çarpıcı versiyonlarını dinlemeden önce bir nevi prova olması umuduyla, şimdiden iyi seyirler ve iyi sarılmalar!

Diğer yazıları Burak Hazine

Canlı performanslarla Hitchcock Filmleri İstanbul Modern’de

İstanbul Modern Sinema, British Council işbirliğiyle beyazperdede “gerilimin efendisi” olarak kabul edilen...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir