In the Land of Blood and Honey (2011) Kan ve Aşk

Oyunculuktan ve milyonlarca erkeğin şehvetli hayallerinden sıyrılıp bir anda kameranın diğer yönüne geçmeye karar veren Angelina Jolie’nin hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmen koltuğuna oturduğu In the Land of Blood and Honey, Sırpların Bosna topraklarında bundan 20 sene önce gerçekleştirdiği katliamı anlatıyor. Bu katliamın ortasındaki bir Sırp askeri ve Müslüman bir Bosnalı kızın aşkına odağına alan film, çeşitli çevrelerce olumsuz karşılansa da izlemek için şans verilmesi gereken bir yapım.

Ablasıyla birlikte Bosna’da yaşayan Ajla (Zama Marjanovic), bir gün bir Sırp olan Danijel (Goran Kostic) ile buluşmak için dışarı çıkar. Bir gece kulübünde eğlendikleri sırada caddeye atılan bomba ile iki millet arasındaki savaşın başladığına tanıklık ederiz. Danijel ve Ajla, Danijel’in Sırp ordusundaki görevinden ötürü ayrılmak zorunda kalırlar. Bu sırada Sırplar, kendi milletlerinden olmayanlar üzerindeki iğrenç emellerini yerine getirir fakat Ajla ile Danijel, bir şekilde tekrar karşılaşma fırsatı bulur. On binlerce insanın ölümünden sorumlu Sırp ordusunun başındaki isimlerden biri de Danijel’in babası Nebojsa’dır (Rade Serbedzija) ve Danijel’ın Ajla’yı yanında tuttuğunu öğrenmesi uzun sürmez.

Angelina Jolie’nin yönetmen koltuğuna oturacağı haberini ilk aldığım zaman şüphelerim vardı. Oyunculuğundan pek haz etmediğim bir ismin kameranın öteki yanında nasıl bir iş çıkaracağı merak konusuydu. Fakat daha sonra aklıma Ben Affleck geldi. O da pek haz etmediğim bir oyuncuyken bir yönetmen olarak beklenenin üstünde bir performans sergilemişti. Aynı şey niçin Angelina Jolie için olmasın diye düşünürken bir başka gerçekle karşılaştım: Senaryo yazarı da Jolie’nin kendisiydi. İpin kopacağı bir nokta varsa kesinlikle yönetmenlik değil, senaristlik olacaktı ve öyle de olmuş anlaşılan. In the Land of Blood and Honey’nin senaryosunun usta bir kalemin elinden çıkmadığı oldukça aşikar. En fazla bir buçuk saat sürecek bir öyküyü 130 dakikada anlatmayı tercih eden Jolie’nin en büyük hatası tabii ki bu değil; filmin dilinin İngilizce olması. Balkanlarda, Balkan uluslarını anlatan ve tarihi bir öneme sahip bir mevzu üzerine çekilmesi planlanan bir yapımda tüm karakterleri İngilizce konuşturmaya çalışmak nasıl bir mantığın ürünüdür, gerçekten bir fikrim yok. Sırp aksanı ile İngilizce konuşmanın estetikten ne kadar uzak olduğunu herkes bilir (burada bir nefret söyleminde bulunmuyorum) ve bir de İngilizceyi konuşan o Sırpların ezberlerine verilen diyaloglar ilkokullarda öğretilen cümlelerde farksız olmazsa ortaya gerçekten kötü bir sonuç çıkar. In the Land of Blood and Honey’de de aynı bu durum söz konusu ve 130 dakika boyunca karakterlerin konuşmaması için dua ediyorsunuz adeta.

Filmin bir kesim tarafından beğenilmemesinin sebebi de Sırpların bir nebze de olsa gerçek yüzlerini göstermiş olması. Haklı ya haksız olsunlar, şahsi kanaatimce soykırım uygulayanın hiçbir gerekçesi olamaz fakat söz konusu savaş öncesinde Bosna’daki Müslümanların çeşitli suçları olduğuna dair belgeler de mevcut. Şimdi bunlardan neden bahsediyorsun diyeceksiniz. In the Land of Blood and Honey’in sonu hariç her kısmında Sırpların katil ve haksız olduğunu görüyoruz. Ciddi anlamda izleyen herkesi rahatsız edebilecek eylemlerde bulunuyor Sırp askerleri. Elbette bu çarpıcılık diğer soykırım filmlerinde göz önüne serildiği kadar yıkıcı değil fakat yine de kendinizi kötü hissetmeniz için yetiyor. Senaryonun en sevdiğim kısmı da bu noktada filme dahil edilmiş çünkü en sonda yaşanan bir takım olaylar sonucunda yönetmen Bosna halkının masumiyetini sorgulatmayı seçiyor.

Oyunculuğun yalnızca beden dilinden ibaret olmadığını ve herhangi bir kelimenin, en basitinden, ne şekilde telaffuz edildiğinin bile oyuncunun gözümdeki performansı etkilediğini bilen biri olarak In the Land of Blood and Honey’nin oyuncu kadrosunda istemeden de olsa bir eksiklik gördüğümü belirtmek zorundayım. Daha önce de bahsettiğim gibi ilkokul düzeyindeki cümlelerle oluşturulan replikleri ağızlarından eksik etmeyen oyuncular haliyle hiç de samimi durmuyor seyircinin gözünde. Ajla rolünde karşımıza çıkan Zana Marjanovic’in performansı yine de pek rahatsız etmiyor. Ama illa en iyi performans hangisi diye merak edecek olursanız gözüm kapalı Rade Serbedzija diyebilirim. Hırvatistan doğumlu Hollywood’un emektar aktörü, filmde uzun süre kamera karşısında gözükmese de özellikle Ajla’ya portresini çizdirdiği sahnede dikkatleri üstüne çekiyor.

Film bir savaş ve soykırım filmi olmasına rağmen teknik özellikleri bakımından kendini hiç göstermiyor ve en sonda çalan bir Balkan balladı dışında müziğe dair de hiçbir şey yok. Yine de IMDb gibi sitelerde gördüğünüz düşük puanı hak etmeyen ve gördüğüm kadarıyla eleştirmenlerce ortalamanın üstünde değerlendirmelere maruz kalmış bir film bu. İzlerseniz bir şey kaybetmezsiniz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Bu Nasıl Aile! (2013) We’re the Millers

2011 tarihli Horrible Bosses’tan sonra tekrar bir araya gelen Jennifer Aniston ve...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir