La femme du Veme (The Women In the Fifth – 2011) Gizemli Kadın

Belgesellerle ilgilenmeyi bırakıp beyazperdede drama ve gerilim türüne geçiş yaptıktan sonra eleştirmenlerce beğeni toplayan Last Resort ve My Summer of Love filmlerini yaptıktan uzunca bir süre sonra seyirci karşısına çıkan Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin geçtiğimiz cuma günü vizyona giren yeni filmi La femme du Vème (The Woman in the Fifth), yönetmenin önceki gerilim örneği gibi sessiz ve derinden ilerleyen bir yapım. Başrollerinde Oscar adayı oyuncular Ethan Hawke ve Kristin Scott Thomas’ı barındıran La femme du Vème, bir buçuk saati aşmayan süresi boyunca Amerikalı bir yazarın Fransa’daki garip macerasını anlatıyor.

Douglas Kennedy’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmin öyküsü kısaca şu şekilde: Bir süre önce eşinden ayrılan edebiyat profesörü ve yazar Tom Ricks (Ethan Hawke), Fransa’ya kızını ve eşini görmeye gider. Eski eşi tarafından pek de hoş karşılanmayan Ricks, daha sonra tüm eşyalarını çaldırır ve kendini bir Türk’ün pansiyonunda bulur. Kaldığı odanın kirasını ödeyebilmek için pansiyonun sahibi Sezer (Samir Guesmi) tarafından ne olduğunu asla anlamayacağı gizemli bir iş verilir kendisine. Bu sırada da bir yandan tanıştığı ve tutulduğu Margit (Kristin Scott Thomas) ile ilişki yaşarken diğer yandan da Sezer’in Polonyalı karısı Ania’yı (Joanna Kulig) idare etmektedir. Tüm bunlar Ricks’e pahalıya patlar fakat her şeyin sebebi beş numaradaki kadından başkası değildir.

İzlediğiniz süre boyunca hikayenin nereye varacağını kestirmekle meşgul olmaya çalışırken bir yandan da öyküye dahil olan karakterleri analiz etmeye uğraştığınız La femme du Vème, gerilim öğelerini seyirciye gösterip de vermeyen filmlerden gibi geldi bana. İlk bir saat süresince Ricks’in çalıştığı ve yalnızca bir kameraya baktığı odanın gizemini çözmeye çalışırken aslında bu uğraşınızın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu, daha sonra yönetmenin de sizle aynı fikre sahip olmasıyla anlıyorsunuz zira hiçbir zaman o odanın sırrını öğrenemiyorsunuz. Öte yandan işin içine gizemli olduğu daha ekrana yansıdığı ilk andan belli olan bir kadın (Margit – Kristin Scott Thomas) giriyor ve Ricks’in kalbini kolaylıkla çalıyor. Film hakkında ekstrem bilgi vermekten kaçınmaya çalıştığım için bu karakter hakkında pek bir şey yazmamam gerekiyor lakin bir dedektif sağ olsun son 10 dakikanın en azından ilk 70 dakikaya kıyasla daha izlenebilir şekilde ilerlemesini söz konusu kadın üzerinden sağlıyor.

Bana öyle geldi ki yönetmen bu filmde, halk tabiriyle “sanat filmi” diyebileceğimiz olgunun gerilim türüne de uyarlanabileceğini kanıtlamaya kalkmış. Film boyunca sembolik planlar ardı ardına yansıtılıyor ve bunlardan yalnızca birkaçı seyirciye yedirilmeyi başarıyor. Geri kalanlar manasız bir biçimde toz olup uçuyor, zaten filmin o kısımları sayesinde kolayca sıkıldığınız için film sona erdiğinde pek de hatırlamıyorsunuz; hatırlama gereği duymuyorsunuz.

Yine de tüm bunlara rağmen yönetmen anlatımı derinleştirmek ve uygun atmosferi yakalamak için sinematografiyi başarılı bir şekilde kullanmış. Sepya tonlarındaki ışık huzmeleriyle başlayıp bitirdiğimiz filmde baş karakterin de yardımıyla hep bir kötümserlik ve karamsarlık söz konusu. Piyanonun bize en büyük katkısı klasik müzikle tüm bunlar birleştirildiğinde ise “sanatsal gerilim” diyebileceğim şey ortaya çıkıyor. Yani yönetmenimizin tam da yapmak istediğini düşündüğüm şey.

Film oyuncu kadrosu babında pek kalabalık değil ve Ethan Hawke dışındaki karakterleri de ekranda uzun süre göremiyoruz. Bu sebeptendir ki oyunculuğa dair dikkatimi çeken tek isim Hawke’un kendisi oldu. Karizması ve gün geçtikçe yükselen yıldızıyla insanların sevgisini daha üniversiteye başladığı yıllarda rol aldığı Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği) ile kazanan yetenekli oyuncu, hiç şüphesiz ki La femme du Vème’in en iyi yanı.

İzlemek için sinema salonlarında vakit geçirip geçirilmeyeceğine emin olmasam da öcüsüz böcüsüz, daha derin ve anlamlı gerilim filmlerinden hoşlanan herkese tavsiye edebilirim La femme du Vème’i. Hiç olmadı Ethan Hawke’u görmüş olursunuz, fena mı?

Diğer yazıları Burak Hazine

Kieslowski Dosyası: Trois Couleurs (Üç Renk) Üçlemesi

1996 yılında kaybettiğimiz Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski, kariyerine 60’lı yılların sonunda televizyonda...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir