Smukke mennesker (2010) Nothing’s All Bad

Kuzey Avrupa sineması, film örneklerindeki atmosferi gereği benim için hep ayrı bir yerde olmuştur. Aynı iklimi gibi soğuk olan fakat soğukluğu yalnızca filmde esen rüzgarlardan ibaret, garip bir şekilde seyirciye kendini sevdirmeyi başaran bu sektör, bir yandan bilindik yönetmenlerin birbirinden güzel yeni filmleriyle yoluna devam ederken bir yandan da yeni isimlerin kendine hayran bırakan keşifleriyle kendi kendini zenginleştiriyor. Danimarka yapımı, 2010 tarihli Smukke mennesker (Nothing’s All Bad) de bu sektörün zenginleşmesi için katkı yapan örneklerden biri. Yönetmen Mikkel Munch-Fals’ın ilk uzun metraj sinema deneyimi olan film, kaotik fakat bir o kadar da pürüzsüz senaryosuyla en baştan kendini beğendiriyor. Anlattığı hikaye ve oyunculuklar ise filmin tuzu ve biberi oluyor.

Mikkel Munch-Fals’ın aynı zamanda senaryosunu yazdığı Smukke mennesker, bir baba ve oğul ile anne ve kızın garip bir şekilde kesişen öykülerini anlatıyor. Ingeborg (Bodil Jørgensen), kocası öldükten sonra yalnızlık ile mücadele etmeye çalışan yaşlı bir kadın, Anna (Mille Lehfeldt) ise geçirdiği bir operasyon sonucu tek göğsü alınmış ve bundan ötürü depresyonda olan kızıdır. Diğer tarafta ise cinsel dürtülerini hiçbir zaman kontrol edemeyen ve toplum anlayışı ile cinsel sapık denebilecek hasta baba Anders (Henrik Prip) ve onun genç, evini terk etmiş seksi oğlu Jonas (Sebastian Jessen) vardır. Cinsellik, bu dört karakterin hayatında da önemli bir yer tutmaktadır: Ingeborg yalnızlığını gidermek için seks seçeneğini kullanmak için fırsat kollar, Anna göğüslerinden biri olmadığı için erkeklerin onu çekici bulmayacağını düşünürken birden sakat porno filmlerinde oynamaya başlar, Anders’in durumu zaten ortada ve Jonas ise para karşılığı erkek-kadın-genç-yaşlı demeden herkesle her türlü cinsel ilişkiyi yaşamaktadır. Kader bu ya, bu anne ve kız ile baba ve oğul, her biri birbiriyle eşleşecek şekilde cinselliğin kollarına düşmüştür. En sonunda ise yalnızca dördünün bulunduğu bir yemek masasında iç hesaplaşmalarını yaşarlar.

Smukke mennesker’i layığıyla anlatabilmek için filmin senaryosunu olduğu gibi buraya yazmam gerekir. Gerçekten dolu ve zeka pırıltısı diyebileceğim, hayranlıkla kendini izleten bir senaryo kaleme almış Mikkel Munch-Fals. Farklı yaşlarda insanların cinselliğe bakış açılarını ve onu yaşayışlarını, toplumsal bir trajedi şeklinde anlatmayı seçen, dram türünün hakkını vererek seyircisinin ağzını açık bırakmayı başaran yönetmen, gelecekteki sinema yaşantısı için olağanüstü bir başlangıç yapmış oluyor böylelikle. Tesadüfen rastladığım ve izlediğim Smukke mennesker’in oldukça cüretkar ve cesur anlatımı, anlatımın gücünü kat be kat arttıran kamera yerleşimleri ve harikulade oyunculukları hakkında ne kadar laf söylesem az.

Oyunculuklar demişken, filmin kadrosu alanında kendini kanıtlamış isimlerden oluşuyor. Danimarka’da ve Kuzey Avrupa’da bir hayli tanınan dört ana karaktere, bol ödüllü Kurt Ravn da eşlik ediyor. Diğer karakterlere kıyasla kadrajda oldukça kısa bir süre gözüken Ravn, filmde Bodil Jørgensen’den sonra en çok dikkatimi çeken performansı sergiliyor.

Yönetmen Munch-Fals, filmdeki hakimiyetini arttırmak ve seyirciyi daha da etkisi altına almak için çeşitli kurnazlıklar kullanmış. Hareketli kameralardan elinden geldiğince uzak duran ve böylelikle karakterlerin pek olmayan repliklerinden ziyade vücut ve surat mimiklerinden en iyi şekilde yararlanan yönetmenin bu konudaki yardımcısı, The Girl with the Dragon Tattoo’nun İsveç versiyonunda harikalar yaratan sinematograf Eric Ress. Kameranın gücünden faydalanmanın yanında bize filmi sevdirmek için başka numaraları da olan yönetmenin zekasına hayran kalmak için Anna’nın bir aynayı göğsünün tam ortasına yerleştirip yansıma sayesinde iki göğsü varmış gibi hissettiği sahneyi izlemeniz dahi yeterli olacaktır. Bir prolog ve onu takiben dört bölümden anlattığı hikayesi ile kurgu manasında da oldukça tatmin edici bir iş ortaya koyuyor kendisi.

Nedendir bilinmez, çıktığı sene pek ses getirmemiş, ülkemiz sinemalarında gösterim şansı da elde edememiş Smukke mennesker, bir yerlerde olup da çoğu zaman farkına varamadığımız güzelliklerden biri. Sinema adına böylesine özgün, cesur, korkusuz, yalın ve cüretkar işlerin yapılıyor olması ve toplumsal ahlak normlarının göz ardı edilerek sanatın içinde yoğrulması gerçekten mutluluk verici. Bizim ülkemizde bu tür şeylere ne zaman rastlarız bilinmez ama yapanlar olduğu sürece hayranlıkla izlemeye devam edeceğiz. Bu konuya oldukça uyan bir diyalog da direkt bu filmden gelsin:

 

-Sence insanlar değişir mi?

-Bence insanlar gelişir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Sinemanın Şairi Andrey Tarkovski: Bölüm II

Tarkovski’yi zamanının ötesinde bir yönetmen olarak kabul görmek için elde pek çok...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir