The Innkeepers (2011) Ruhlar Oteli

Bir gün bütün tabularımı yıkacak bir örneğine rastlarım diye korku sinemasının örneklerini elimden geldiğince takip etmeye çalışırım. Başarılı birkaç gerilim filmi dışında bu türlere hiç mi hiç değer vermeyen, değer verenlere de anlam vermeyen ben, hazır vizyona yeni girmişken The Inkeepers’ı izleyeyim dedim. Sinema yaşamını korku ve gerilim türünde filmler yapmaya adamış gibi gözüken Ti West’in yazıp yönettiği, bir de üstüne kurguladığı The Innkeepers’ın başrollerinde The Last House on the Left’ten hatırlayacağınız Sara Paxton (Claire karakteri), Pat Healy (Luke karakteri) ve kariyeri daha dolu olan Kelly McGillis (Leanne Rease-Jones karakteri) oynuyor.

Geçmişte derin bir trajedi olarak adlandırılan bir intihar vakasına ev sahipliği yapmış olan bir otelde çalışan Claire ve Luke, intihar eden kadının ruhunun hala otelde yaşadığına inanmakta ve bunun için çeşitli deneyler yapmaktadır. Birkaç güne kapatılması planlanan otelde ise yalnızca bir anne ve oğlu kalmaktadır. Daha sonra otele kalmaya gelecek bir medyum olan Leanne Rease-Jones ve yaşlı bir adamla birlikte hikayenin gelişmesini beklerken anlamsız sahneler eşliğinde ve son on dakikada ortaya çıkan bir hayaletin karakterlerden birini öldürmesiyle birlikte film sonlanıyor. Eğer cidden film hakkında “ayrıntılı” bir özet istiyorsanız yalnızca bu paragrafı okumanız yeterli.

Dedim ya, korku sinemasını sevmeye çalışmak için çok çaba sarf ediyorum diye; The Innkeepers’ı izledikten sonra kendime bu inadım konusunda daha çok saygı duydum diyebilirim. Bugüne kadar izleyip de beğenmediğim, burun kıvırdığım, yerden yere vurduğum diğer tüm korku filmlerinden çok daha kötü bir yapım The Innkeepers çünkü içinde korkacağınız unsurlar yok! Yüz dakikalık süresinin ilk seksen dakikasında, seksen dakika boyunca İstiklal Caddesi’nde boş boş yürümeniz durumunda karşılaşabileceğiniz en mistik ve garip, korkunç olayların aynısıyla karşılaşabilirsiniz bu filmde. Her sahnede artık seyredeni heyecanlandıracak bir şeyler beklerken hayal kırıklıkları üst üste geliyor. Son yirmi dakikaya girerken bir umut besliyorsunuz fakat o da boşa çıkıyor. Filmdeki korku öğelerini saymam gerekirse bir kez çarpan bir kapı, kimin bastığı belli olmayan iki piyano tuşu, küvette kanlar içinde yatan bir adam, kendini toplamda üç kez gösteren bir hayalet, kapıyı açınca uçan bir kuş ve en sonda duyduğunuz “Claire… Claire… Claire…” fısıltısı. Hiç abartmadan söylüyorum, bu yazdıklarım dışında yönetmen filme korku unsuru katmak için hiç uğraşmamış. Diyorum ya, onun yerine İstiklal Caddesi’nde yürüyün, daha çok korkarsınız. Filmi izlemeyenler için bu örnek çok saçma gelebilir ama izleyenler ve izleyecek olanlar bana sonuna kadar hak verecektir, adım gibi eminim.

Eh, senaryosu bu kadar boş ve kötü olan bir filmden insan daha fazla bir şey beklemiyor. Daha türüne hizmet etmeyi başaramamış bir korku sineması örneğinde sizi gerecek karakterler bile mevcut değil. Zaten Claire ve Luke karakterlerinin ikisi de birbirinden çılgın; öyle ki film bittikten sonra künyesini incelediğimde verdiğim tepki “Nasıl yani, bu bir korku-komedi örneği değil miymiş?” şeklindeydi. Biraz da olsa Leanne Rease-Jones karakteri, filmin amacına uygun yaratılmaya çalışılmış ama o da o kadar anlamsız ki niçin var olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiniz bir karakter. Zaten filmde söz konusu hayalet niye var, ismini vermek istemediğim başrol oyuncusunu niçin öldürdü falan filan hiç bilmiyoruz.

Filmi bitirirken yalnızca bir oda ve odanın kapısını kameranın kadrajına alan yönetmen, bir anda kapının kapanmasını sağlayarak diğer korku filmlerinin yaptığı son saniye vuruşu ile The Innkeepers’ı sonlandırmaya çalışıyor. Bu hareketi filmin tüm rezaletinden daha komik geldi bana. Eminim ki korku sineması ilk defa ortaya çıktığında bile yönetmen kişi, seyircisini öyle durup dururken kapanan bir kapıyla korkutmayı denememiştir. Hele ki filmi sonlandırırken bu saçmalığı yapmayı aklından bile geçirmemiştir.

Eğer sinema salonlarını ziyaret etme gibi bir derdiniz varsa, vizyona yeni girmiş başka yedi film daha varken The Innkeepers’tan uzak durun. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki korku filmlerini sevenler bile bu filmden küfür ederek çıkacak ve parasının iade edilmesini isteyecek. Şimdilik sezonun en kötüsü, daha kötüsünün yapılacağını hiç mi hiç sanmıyorum. Tek üzüldüğüm yanı ise aç karnına, boşu boşuna harcadığım yüz dakika. Ha, tabii bir de şu ihtimal var ki yönetmen benim gibi düşünenleri dalgaya almış olabilir ama o ihtimalin varlığını düşünmek bile istemiyorum. Dalgaya almak için fazlasına ihtiyacı var.

Diğer yazıları Burak Hazine

We Steal Secrets: The Story Of Wikileaks (Sırları Çalıyoruz)

Amerikan belgesel sinemacılığının en önemli isimlerinden Alex Gibney’in bu sene The Armstrong...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir