Drei (Three – 2010) Üç

Hem senaryosunu yazıp hem de yönetmenliğini yaptığı Run Lola Run ile Alman sineması ekolüne yeni bir soluk getirip, kendini bu sektörde sağlam bir koltuğa oturtan Tom Tykwer’i tanımayan yoktur. Hatta tanıyanların büyük bir çoğunluğu da bu yönetmenin filmlerini severek izler zira kendisinin vasat bir yönetmen olduğunu iddia etmek her baba yiğidin harcı değildir. En azından ben iddia etmiyorum diyeyim. Patrick Süskind’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarladığı Das Parfüm ile adından daha da söz ettiren ve bazı eleştirmen ve seyirciye rağmen benim fikrime göre o zorlu filmin altından hakkını vererek kalkan Tykwer, daha sonra The International ile aynı filmin isminin de anımsattığı gibi daha evrensel(!) bir sektöre; Hollywood’a adımlarını atmıştı. Avrupa’da çektiği filmlere kıyasla çok daha vasat bulduğum The International sonrasında ana diyarına dönerek Drei’ı (Three) yapan yönetmen kendi havasını tekrar yakalamış gibi dursa da gelecek sezonda vizyona girecek Hollywood eseri Cloud Atlas ile yeniden farklı sularda yüzmeyi tercih etti.

2010 tarihli Drei’da aşk kavramına farklı bir açıdan bakan yönetmen, aynı zamanda senaryosunu yazdığı filminde üç kişinin karşılıklı ilişkilerine odaklanıyor. Hanna, Simon ve Adam isimli bu üç kişinin birbirlerinden habersiz ilerleyen ikili ilişkileri, en sonunda aynı ortama girmeleriyle gizini ortaya çıkarıyor. Eşcinsel, heteroseksüel ve biseksüel cinsiyetçi yaklaşımları elinin tersiyle bir kenara iterek kamerasının merceğine yalnızca aşk kavramını sokuyor. İçinde yaşadığımız kültür ortamının pek el vermediği bir şekilde üçlü bir aşk yaşayan Hanna, Simon ve Adam’ın duygu durumlarını anlatarak filmin ilk yarısını bitiren yönetmen, ikinci yarıda ise daha çok ikili ilişkiler üzerinde durup kapanış bölümünde üçlü aşkı ele alıyor. Olabilecek en basit şekilde baktığımızda, yalnızca bir erkeğin bir kadına veya bir kadının bir erkeğe aşık olabildiğine inanıldığı ve yalnızca bunun olağan görüldüğü kültürümüze oldukça uzak fakat kültürel saçmalıklarımızın karşısında da oldukça doğal bir konu seçmiş kendisine Tykwer. Cinsiyete bakmaksızın, onu geçin sayıya bakmaksızın her insanın, her türlü insana karşı duygularında değişimler ve yenilikler olabildiğini anlatıyor.

Anlatımını yaparken düz bir yöntem izlemekten kaçınan Tykwer, Simon’ın annesinin ölümü ve testis kanseri olması mevzularını anlatırken mizahi bir yol seçiyor. Bu  yolu kullanırken aslında mizahi yahut dramatik hissiyatı kendisinin seçmesine izin veriyor dersek daha doğru olur. Kısa, siyah beyaz sekanslar ile bir farklılık yaratmaya çalışan yönetmenin bu küçük oyunlarını sevmediğimi söylersem yalan olur. Aynı şekilde, aslında komedi öğesi barındıran filmlerde sık sık karşımıza çıkan, birden fazla kamera görüntüsünü tek planda verme metodunu da kullanıyor yönetmen.

Öykü anlatıcılığı konusunda iyi bir isim olduğunu düşündüğüm Tykwer, Drei’da bu yeteneğini kullanmaya devam ededursun, cüretkar ve normların dışındaki senaryosuyla da ayrı bir takdiri hak ediyor. Aşk kavramının literatürden ziyade toplumsal tanımını baştan aşağıya değiştiren, daha doğrusu bu kavramı olduğu noktadan daha öteye ilerleten bir film yapmış ve bunu eşcinsel sinemasının bir örneğini verme amacı gütmeden yerine getirmiş. Film her ne kadar iki erkeğin cinsel çekimi üzerinden dikkat çekse de aslında başta da belirttiğim gibi yönetmen, cinsel kavramların tamamen ötesinde, onları bir kenara iterek yazmış senaryosunu.

Filmin anlatımı ve senaryosu kadar oyunculukları da kayda değer. Özellikle Adam karakterine hayat veren Devid Striesow’un performansı dikkatimi çekti. Yalnızlık çektiği her halinden belli olan ve bir karı kocanın arasına girerek onların aşkını paylaşan erkek rolünün altından kalkmak o kadar da kolay olmasa gerek. Simon’ı canlandıran Sebastian Schipper için kendini gösteremediğini söyleyebilirim, öte yandan kadın karakterimiz olan Hanna rolünün sahibi Sophie Rois’in itici gibi duran fakat o şekilde yazıldığına inandığım oyunculuk performansı da gözden kaçmıyor.

Teknik anlamda da özellikle kurgusuyla kendini gösteren bu film, Alman sinemasının güçlü ve anlaşılması zor yapımları arasında basit anlatımı ile dikkat çekiyor. Konusu, daha doğrusu kaygısı gereği o kadar da basit olmayan, bu cüretkar yönüyle de takdiri hak eden Drei, aynı filmin kendisinde de belirtildiği gibi biyoloji hakkındaki deterministik düşüncelere bir antitez niteliğinde.

Diğer yazıları Burak Hazine

55. Grammy Ödülleri

Müzik dünyasında kazananların statü sahibi kabul edildiği fakat film müzikleri söz konusu...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir