Gone (2012) Kayıp

Yaşamış ve yaşayan büyük yönetmenlerin evi olan Hollywood’un on yıllardır zirvede olmasının sebepleri vardır. Sinema dünyasının kalbi orada atıyor, bunun nedeni her şeye hükmeden Amerika’nın sinema konusunda da dünyaya kendini (zorla) kabul ettirmesi diye düşünüyorum. Öyle ki çok iyi isimler ve işlerin yanında, ne düşündüklerini ve neden film yaptıklarını asla anlayamayacağımız insanlar da orada barınmaya çalışıyorlar. Yetenekli bulmadığım ve çizgisini bu hizada tuttuğu sürece bulmayacağım bu isimlerden biri de Amanda Seyfried. Son yıllarda yıldızı parlasa da ne yaparsa yapsın kendini –haklı olarak- beğendiremeyen oyuncunun bu hafta vizyonlarımızı süsleyecek son hayal kırıklığı Gone (Kayıp), türler arası atlayan Heitor Dhalia’ya ait bir gerilim filmi.

İki yıl önce kaçırılıp, içine atıldığı kuyudan kaçtıktan sonra gündeme gelen, fakat hiçbir ipucu olmaması nedeniyle polis tarafından dosyası kapatılan ve kimsenin öyküsüne inanmadığı Jill (Amanda Seyfried), daha sonra bir akıl hastanesine kapatılmıştır. Oradan çıktıktan sonra kız kardeşi Molly (Emily Wickersham) ile yaşamayan başlar. Bir gün işten döndüğünde kız kardeşini evde bulamaz ve aklına kendisini daha önce kaçıran sapığın kız kardeşini de kaçırdığı fikri yerleşir. Polislere kendini inandıramayan sarışın kızımız, çareyi kardeşini ve sapığı kendi aramakta bulur.

Klişelerden yorulan gerilim türü izleyicisini memnun etmeyen bir hikayeye sahip olan Gone, benzer filmleri seyrederken umut besleyip finaliyle işi kotaracakmış gibi düşünen kitleye hiçbir şey vaat etmiyor. Filmin senaryosu kafada pek olumlu görüşler oluşturmadığı gibi anlatımında da ilgi çekici bir yan gözükmüyor. Tamamen tesadüfi bir şekilde karşılaşılan deliller ile katil arama gibi tatmin edicilikten uzak bir macera anlatan filmde ekibin seyirciyi birkaç kez güldürme çabası da (Justin Bieber meselesi) amacını yerine getiremiyor ve filmden daha da uzaklaşmanıza sebep oluyor. Kendinden emin, hiçbir şeye inanmayan ve bildiğini okuyan polisler, cesur bir sarışın kız, bu kızın karanlık geçmişine yapılan küçük flashback’ler, şüpheli gibi gösterilen ama olmayan yan karakterler filmi yeterince antipatik yaparken senaristin “Ne yapsam da şu hikayeyi bir finale bağlasam?” diye düşünerek yaptığı son, ayırdığınız doksan dakikanın boşa bir uğraş olduğunu hissettiriyor. Bu gibi filmlerde umudunu her zaman finale saklayan ben, bir kez daha ifadesiz bir suratla siyah ekranda film ekibinin isimlerine bakar halde buldum kendimi. Başından beri Jill’i arayan polislerin bir anda her şeyden vazgeçip kapının kapanmasını beklemesi, Jill’in sapıktan kaçmak için elinde silah varken adamı vurmak yerine merdivenlere yönelmesi gibi anlamsız ve komik detaylar, bu filmi dram ve gerilimden öte manasız bir komedi filmi yapabiliyor.

Televizyonların sempatik katili Dexter’ın kız kardeşi Debra’ya hayat veren Jennifer Carpenter ve yine bu hafta sinema salonlarının dolmasına sebep olacak The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor)’ta boy gösteren Daniel Sunjata’nın da rol aldığı Gone, şüphem yok ki Amanda Seyfried’ın oynadığı bir diğer kötü film olarak tarih sahnesinde yerini alacaktır.

Diğer yazıları Burak Hazine

Jane Campion Dosyası: The Portrait of a Lady

Anlattığı öykü, geçtiği dönem, ihtiraslar ve yasak aşklar, bir kadının yükselişi ve...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir