Kieslowski Dosyası: Trois Couleurs (Üç Renk) Üçlemesi

Trajik bir trafik kazası sonrası dünyaca ünlü besteci olan kocasını ve kızını kaybeden Julie’nin (Juliette Binoche) hikayesini izlediğimiz Blue, üçlemenin ilk filmi. Julie, bu kaza sonrasında önce intihar ederek yaşamını sonlandırmaya çalışsa da bunu başaramaz. Daha sonra kocasının bütün mal varlığını satarak yalnızca kendi parasıyla geçinmek üzere evinden taşınır ve kendini pek çok şeyden soyutlar. Bu şekilde maziyi unutacağını ve bir anlamda özgürleşeceğini umut eden Julie, ne yazık ki geçmişin gölgesinden kurtulamaz. Kendini dış dünyaya kapatıp yalnızca iç benliğine açtıkça aslında işlerin tahmin ettiği gibi şekillenmediğini gördükten ve uyaran niteliğinde yaşadığı bir takım olaylardan sonra asıl özgürlüğün bu şekilde elde edilemeyeceğini anlar ve kocasının yarım kalmış bestelerini tamamlamaya karar verir.

bluÜçlemenin beni en derinden etkileyen filmi olan Blue’da Kieslowski, daha sonraki iki filmde de göreceğimiz şekilde filmin isminin verdiği anlam kadar somut manasını da eserine gömmüş. Mavi bir objeye bağlı olan Julie, kendini bulduğu anlarda da maviyle somut anlamda özdeşleşmiş şeylerden biri olan suyun içinde misal. Öte yandan mavinin (blue) barındırdığı çok çeşitli anlamların olduğunu da biliyoruz ve Kieslowski, bana öyle geliyor ki filminde yalnızca mavinin bayraktaki özgürlük anlamından yola çıkarak bir şeyler anlatma derdinde değil. Nasıl ki mavi, hüznün rengidir; Blue’da da Julie’nin duygu durumuna baktığımızda apaçık bir melankoli görüyoruz. Zaten trajik bir şekilde başlayan hikaye, karakterin hüznünü seyirciye empoze etmesiyle devam ediyor. Fransızca çekilen filmde, Fransız dilinin bu noktadaki etkisi de gözden kaçmıyor. Kafalarda her zaman romantizmin dili olarak yer edinmiş Fransızca, bana, özü itibariyle hep dramatik gelmiştir ve bu yüzden Fransız sinemasında dram türüne de ayrı bir sevgi beslemişimdir. Blue da Fransız dilindeki hüznün ve acının akışkanlığını tüm transparanlığıyla bize sunuyor.

Başta sinematografisi olmak üzere her açıdan okullarda bir ders olarak okutulması gereken Blue’daki sessizlik ve hüzün, yönetmenin bizi çevreden soyutlamaya çalışarak yalnızca Julie ile baş başa bırakmaya çalışması ve pek çok şeyi de karakterin gözleriyle anlatması filmin görsel açıdan nasıl beslendiğinin birer kanıtı niteliğinde. Juliette Binoche’un göz kamaştıran oyunculuğu; yalnızca bu filmde oynamak için başka ünlü isimlerden gelen teklifleri reddetmesi, Julie’nin elini duvara sürterek yürüdüğü o unutulmaz sekansta protez makyaj kullanılmasına izin vermemesi ve yaralı elleriyle haftalarca gezmesiyle de kolay yoldan açıklanabilir. Filmin üzerine oturduğu temellerden biri olan müzikleri ise, siz her şeyi izleyip bitirdikten yıllar sonra aklınızda kalacak belki de tek şeydir. Muhtemelen biliyorsunuz ama Blue’nun tüyleri diken diken eden ezgileri, Polonya’nın gururlarından Zbigniew Preisner tarafından bestelendi.

Diğer yazıları Burak Hazine

Satellite Ödülleri

Uluslararası Basın Akademisi tarafından dağıtılan, her sene gerek aday seçimleri gerekse ödüllendirdikleri...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir