Kieslowski Dosyası: Trois Couleurs (Üç Renk) Üçlemesi

Üçleme arasında en iyisi olarak kabul gören fakat Blue’daki derinliği yakaladığına kendimi inandıramadığım Red, bayrağın son renginin anlamı olan kardeşlik üzerine kurulu olduğu söylenir. Gerek oyunculukları, gerekse teknik yönleri (özellikle müzikleri) açısından tam anlamıyla bir başyapıt sıfatına nail olan Red’de Kieslowski Avrupa insanına bakış açısını sürdürmeye devam ediyor. Komşularının telefon konuşmalarını dinleyen emekli bir yargıç (Jean Louis Trintignant) ile modellik yapan bir üniversite öğrencisi olan Valentine’in (Irene Jacob) hikayesini anlatan filmde önceki iki filmdeki zıtlıklar (özgür olma – özgür olmama, eşit olma – eşit olmama) gibi olgular mevcut. Blue ve White’taki adalet mevzularına yapılan göndermenin hat safhaya çıktığı Red’de, hukukun insan eline bırakıldığında sonuçlarının ne yönde işleyebildiği üzerine eleştiriler anlatılırken aynı zamanda üçlemenin ilk filmlerinde olduğu gibi aşk kavramı ele alınıyor fakat tahmin ettiğiniz üzere tamamen ayrı bir perspektiften (Blue’da Julie’nin ölen kocasına olan aşkı ve ondan kurtulma mücadelesi vardı, White’ta ise Karol’un intikam ateşiyle tutuştuğu eski karısı olan Dominique’e olan aşkı anlatılıyordu; Red’de ise birbirini henüz tanımış ve ilişkileri çok farklı bir paralellikte ilerleyen iki insanın dokunmaksızın ilerleyen aşkı söz konusu) anlatılıyor.

redÜzerine oturduğu temellerden biri olan iletişim ve iletişimsizlik üzerinden başlayan ve ilerleyen Red’de Valentine’in bir türlü kendini inandıramadığı ve yalnızca telefon üzerinden iletişim kurduğu sevgilisiyle olan ilişkisi bu iddiayı destekleyen en somut örnek olabilir. Öte yandan emekli yargıcın komşularının iletişim aracını dinleyerek kendi iletişim problemleriyle ironik bir biçimde başa çıkmaya çalışması da dikkat çeken bir başka örnek.

İlk iki filme kıyasla anlaşılması daha zor olan Red’in senaryosu, başta belirttiğim gibi bana derinlikten uzak geldi. Her filmde o rengi domine eden etmen olarak kullanan Kieslowski, Blue’da ve White’da bunu ustalıkla başarırken Red’de yalnızca eşyaları ve objeleri kırmızıya bulayarak samimiyetten uzak bir hava yaratmış sanki. Belki bu manada daha okyanus ötesine yaklaştığını söylemek mümkün bu filmin (anlatımı daha zorlu olsa da). Hatta bu yüzden Oscar adaylığı elde ettiğini iddia etmek de söz konusu ama biraz çılgınca gelebileceği için bu fikri kendime saklamamda fayda var sanırım.

Bir karşılık beklemeksizin birbirine iyi davranan, karşısındaki mutlu etmeye çalışan, yardımsever karakterlerle dolu Red’in isminin anlamına bu anlamda yaklaştığını ve yakıştığını söyleyebiliriz. Üç filmde de karşımıza çıkan, cam konteynırına şişe atmaya çalışan yaşlı kadın betimlemesinden de filmin adına yaraşır bir son oluşturmuş Kieslowski. İlk iki filmde şişeyi atmayı başaramayan kadın, üçüncü filmde Valentine’in yardımıyla şişeyi konteynıra atmayı başarıyor. Ki ilk iki filmde ana karakterlerin söz konusu yaşlı kadını görüp olayı yalnızca uzaktan izlemeleri de bu duruma bir başka göndermedir diye tahmin ediyorum.

Diğer yazıları Burak Hazine

Le gamin au velo (2011) Bisikletli Çocuk

Belçika doğumlu yönetmen kardeşler Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne’in geçtiğimiz yıl sinema...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir