La nostra vita (Our Lives – 2010) Hayatımız

Geçtiğimiz sene Demian Bichir, A Better Life’ta sergilediği olağanüstü performans ile çaresiz fakat umudunu yitirmemiş bir babaya hayat vermişti. Sezonun en dikkat çekici performanslarından birine imza atan Bichir’e nasıl hayran kaldıysam, ondan bir sene önce Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü Javier Bardem ile paylaşayan Elio Germano’nun batağa düşmüş baba portresi çizdiği Daniele Luchetti filmi La nostra vita’ya da tarifi zor bir sevgi besledim. İtalyan sinemasının son dönemlerde en çok hasılat getiren filmlerinden Mio fratello è figlio unico (My Brother Is an Only Child) ile ününü uluslar arası arenaya taşıyan yönetmenin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan bu son filmi hem hayata dair samimi bir hikayeyi anlatıyor, hem de İtalyanların hayata ve insanlara bakış açıları hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor.

İki erkek çocuk babası Claudio (Elio Germano), üçüncü çocuğuna hamile eşi birlikte mutlu mesut yaşamakta ve inşaat işçiliği yapmaktadır. Her şey güllük gülistanlık iken çalıştığı inşaatın asansör boşluğunda bir ceset görmesiyle hayatı daha sonra bir çıkmaza girecek Claudio önceleri bunu dikkate almaz. Bir gün ailecek abisinin evini ziyaret ettikten sonra karısının doğum sancıları başlar ve hastaneye giderler. Doğum komplikasyonları sonucu eşini kaybeden ve üç küçük çocukla bir başına kalan Claudio’nun yardımına kız kardeşi ve komşusu uyuşturucu kaçakçısı bir adam yetişecektir. Önceden gördüğü ölü inşaat işçisi mevzusunu kullanarak patronundan para koparmaya ve bu şekilde çocuklarına daha iyi bir gelecek kazandırmaya çalışan Claudio, attığı adımlara dikkat etmezse başını daha büyük belalara sokmaya hazır olacaktır.

Aslında bol karakterli, dramatik bir hikayesi olan La nostra vita’nın konusunun oldukça kısa bir versiyonu bu. Claudio’nun karısı hayatını kaybedene kadar geçim sıkıntısı çeken bir ailenin tatlı sevgi yumağı öyküsünü izleyeceğini düşünüyorsunuz fakat asıl dram yeni başlamış oluyor. Cenaze sırasında Claudio’nun karısına yaptığı (daha doğrusu haykırdığı) veda, daha filmin ilk dakikalarında seyirciye unutulmaz bir sekans sunuyor. Bugüne kadar izlediğiniz veda sahneleri arasında kendine hali hazırda korunaklı bir yer edinen bu sahnede Elio Germano’nun Cannes’da aldığı ödülü niçin hak ettiğini de anlamış oluyorsunuz. Film boyunca takdire şayan bir performans sergileyen yakışıklı oyuncu, İtalyanca repliklerin yarattığı uçuk vücut dilinin getirisi olan kısmi iticiliğe rağmen tüm filmi kendi sırtında taşıyor. Yaptığı her hareketi, attığı her adımı rolüne bürünmüşlüğün verdiği güvenle yapan Germino, filmin hiç şüphesiz en kayda değer yönünü başlı başına oluşturuyor. Kalabalık olduğunu belirttiğim oyuncu kadrosundaki diğer isimlerde de olumsuz bir şey görmek için film hakkında fazla dikkatli olmak gerekiyor. Germano’dan sonra filmdeki favori performansımı sergileyen isim, Claudio’nun abisi Piero rolünde karşımıza çıkan bir diğer İtalyan yakışıklısı Raoul Bova’ya ait.

Film konusu ve diyalogları ile ilgi çekmesine çekiyor ama senaryodaki asıl nokta ne bir ölüm, ne de bir aşk üzerine kurulu. Daniele Luchetti’nin yüz dakikalık filmin tamamında seyirciye üstüne basa basa söylemek istediği şey para ve insandan ibaret. İtalya’daki ırkçı tutumun, mültecilere bakış açısının ne derece olduğunu ve getirdiği sonuçları zaten her yıl bir şekilde izliyoruz fakat birer özeleştiri niteliğinde baktığım bu filmlerden yalnızca belli bir kısmı bu kadar samimi olmayı başarıyor. Üstelik başka milletlerden olan insanlara olan bakış açısını, İtalyanlığın bir getirisi olarak gözümüze sokulan finansal kaygılarla destekleme yoluna gidiyor Luchetti. Çalışma izni olmayan mültecilerin para konusunda nasıl kandırıldıkları, daha sonra inşaatın kaba halini teslim alan İtalyan şirketin Claudio’ya önerdiği para miktarı, her şeyden öte Claudio’nun tüm film boyunca hayatını para üzerine kurması ve her mutluluğa parayla ulaşabileceğini düşünüyor olduğuna dair seyirciye verilen his bu konuda başlı başına fikir veriyor.

Filmde en sevdiğim kısımlardan biri, sonlara doğru Claudio’nun iki oğlunun babalarını da alıp el ele tutuşarak çok sevdikleri ve bir süre önce giden birini geri çağırma çabalarının olduğu kısımdı. Çocuk saflığını oldukça güzel yansıtan bu sekansta yönetmen seyircinin yüzünü güldürmeyi çok güzel başarıyor. El ele tutuşup gözlerini kapatan üçlü, elektriğin kesilmesi ve kapının çalmasıyla heyecanlanıyor. Kapıyı açtıklarında karşılarında gördükleri kişiyi ve dayanılmaz mutluluğu yaşamayı size bırakayım.

Sıradan insanların sıradan yaşamlarına sinema seyircisinin pek de yabancı olmadığı bir yönden bakan fakat seyircisini memnun etmek konusunda oldukça iddialı bir film olmuş La nostra vita. Her şey kötüye giderken, içine girdiği bataktan kurtulmanın neredeyse imkansız hale geldiği bir babayı izlerken yönetmen mutlu bir portre ile yüzümüzü güldürmeyi başarıyor. Eh, tabii böylelikle küçük dersler vermekten de geri kalmıyor. Her karanlığın sonu aydınlık, ona hiç şüphe yok. Altından kalkacağımızı düşündüğümüz, doğru bildiğimiz yanlışların her zaman istediğimiz şeyle sonuçlanmayacağını da bir kez daha izlemiş oluyoruz. En önemlisi ise sevdiklerimiz yanımızda olduğunda geriye kalan hiçbir şeyin o mutluluktan daha sıcak olmayacağı. İyi seyirler!

Diğer yazıları Burak Hazine

Vals Im Bashir (Waltz with Bashir – 2008) Beşir’le Vals

Cesar ve Altın Küre dahil çıktığı sene içinde sayısız ödüle layık görülen,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir