Les hommes libres (Free Men – 2011) Özgür Adamlar

2004 tarihli Le Grand voyage ile adını geniş kitlelere duyuran, Fas ve Fransız asıllı yönetmen Ismaël Ferroukhi’nin ikinci filmi Les hommes libres, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali altında bulunan Paris’teki Yahudileri kurtarmak için pek çok şeyi tehlikeye atan Müslümanların hikayesini anlatıyor. İlk filmi Le grand voyage’da olduğu gibi İslam kültürü üzerinde duran Ferroukhi, önceki deneyiminde verdiği baba ve oğlun yol macerası hikayesinden çok daha farklı bir boyutta seyrediyor.

Başlarda Almanların casusluğunu yapmak için suçundan azat edilen Fas göçmeni Younes (Tahar Rahim), daha sonra tanıştığı Salim (Mahmud Shalaby) ile gelişen arkadaşlık ilişkileri sonrasında direniş hareketine katılmaya karar verir. Gün geçtikçe kaybettikleri değerler ve dostlarının yanında kendi içlerinde casuslar olduğunu da fark eden bu gruba yardım edenler ise Müslümanlardan başkası değildir. Almanların İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladıkları zulmü daha önce ele alınmamış bir açıdan, şiddet öğeleri kısıtlı ve daha çok Müslümanlara yönelik olarak anlatan Les hommes libres, genel anlamda özgürlükçü ve sosyalist sinemanın klişe örneklerinden öteye geçemiyor. Naziler yine kötü, Yahudiler yine masum. Bu noktada değiştirilebilecek bir şey elbette söz konusu olamaz. Ferroukhi’nin filmine kattığı şey ise çok daha farklı bir boyutta seyrederek işin içine başka milletleri ve inançları katıyor. Katmasına katıyor, bu yönüyle oldukça özgün seyrediyor fakat yine de işin içine özgürlük andı içmiş komünistleri sokmaktan da geri kalmıyor. Bu sene festivallerde izlediğimiz La Voz Dormida’da olduğu gibi bir propaganda yapmıyor, özgürlük savaşçılarının meselelerini o kadar da ön plana çıkarmıyor belki ama adeta konu sıkıntısı çekmişçesine film süresince göz önünde olmayan, içini dolduramadığı bu kesimin hikayesini anlatmayı da başaramıyor. Yalnızca komünistlerin de senaryoya dahil edilmesinden mütevellit bir seyirci kitlesi kaygısı yaşadığından mıdır bilinmez, olayın asıl kahramanlarının inançları daha ön planda tutuluyor. Olaylar her ne kadar gerçeğe dayansa da film bittiğinde seyirci kendini tatmin olmamış şekilde hissediyor.

Paris’te geçmesine rağmen Kuzey Afrika kültürü dolu bir doksan dakika vaat eden Les hommes libres’nin söz konusu kültürü ne kadar iyi anlattığı konusunda da şüphelerim yok değil. Zaten karakterler ve yaşanan olayların parça parça anlatıldığı ve doyum yakalanmayan senaryosunda bunun eksikliği de hissedilince daha büyük bir boşlukta hissediyorsunuz kendinizi. Ama bu sırada yardıma oyuncuların performansı yetişiyor diyebilirim. Öve öve bitiremeyeceğim, dolu dolu bir oyunculuk izlemesek de filmin geneline baktığımızda vasatın üstünde bulabileceğimiz birkaç öğesinden birinin oyunculuklar olduğunu hemen anlayabiliriz. Ünü artık neredeyse tüm dünyaya yayılmış fakat kıymeti hiçbir zaman bilinmemiş, şahsen ilgiyle takip ettiğim Michael Lonsdale, filmde Paris Camisi’nde ikamet eden ve Fas Sultanı’nın temsilcisi olan Si Kaddour Ben Ghabrit’i canlandırıyor. Usta oyuncu hem filmin omurga karakterlerinden birini canlandırırken hem de oyuncu kadrosu içinde işini en tatminkar şekilde yapan isim oluyor.

Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde gösterilen, temmuz ayı içinde ülkemiz sinemalarını ziyaret edecek olan ve daha önce 23. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen Les hommes libres, genel manada seyirciye pek bir şey vaat etmeyen bir deneme. İzlerken sıkılmanız mümkün olduğu gibi bu filmin, soykırım filmleri sevenler için çok farklı bir tat sunduğu da yadsınamaz bir gerçek. İyisi mi kararı kendiniz verin fakat bana soracak olursanız sinema salonlarında çok daha çekici filmler sizi bekliyor olacaktır.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Avengers: Age of Ultron Fragmanı

Yönetmen: Joss Whedon Oyuncular:  Scarlett Johansson, Chris Hemsworth, Aaron Taylor-Johnson, Robert Downey Jr., James Spader,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir