Pariah (2011)

Eşcinsel temalı filmler arasında geçtiğimiz sezon kendini göstermeyi başarmış, eleştirmenler tarafından da bir hayli beğenilmiş olan Pariah, sinemacı Dee Rees’in 2007 tarihli aynı isimli kısa filminden beyazperdeye uyarlanan bir yapım. New York’un varoşlarından siyahi bir genç kızın lezbiyen kimliği üzerine annesine karşı verdiği savaşı, ilk öpücüğünü ve kendini bulma mücadelesini anlatan film eşcinsel sinemasına ne yazık ki kayda değer yenilikler ve farklılıklar getiremiyor.

Polis babası ile oldukça iyi geçinen ve en yakın arkadaşı lezbiyen kız Laura (Pernell Walker) ile takıldığı için annesi tarafından baskı gören Alike (Adepero Oduye), mahallelerine yeni açılan lezbiyen barda takılırken bir yandan da ilk aşkını aramaktadır. Dindar annesi Audrey’nin (Kim Wayans) zorla tanıştırdığı normal kız Bina (Aasha Davis) ile bir süre vakit geçirdikten sonra aslında onun da kendi cinsine karşı bir takım ilgileri olduğunu fark eden Alike, gün geçtikçe ailevi sorunlarının yanında arkadaşları ile olan bağlarında da kopmalar olduğunu fark edecektir.

Filmin öyküsüne baktığımızda oldukça klişe bir Hollywood eşcinsel sineması üzerinden gidildiğini görüyoruz. Geçtiğimiz sezonun en kayda değer filmlerinden biri olduğuna inandığım İngiliz yapımı Weekend’in değerledirmesinde de belirttiğim gibi eşcinsel kimliğin yalnızca dramatik yönüne bakmayı seçen Hollywood sineması, bu türe dair yaptığı işlerde eşcinsel kültürü ve kimliğinin özü hakkında bir takım çıkarımlarda bulunmaktan her zaman kaçmış ve neredeyse daima şiddete, ayrımcılığa, ötekileştirmeye maruz kalmış eşcinsel örneğini seyirciye sunmayı tercih etmiştir. Pariah’nın yaptığı şey de aslında bundan farklı değil. Hatta işi biraz daha duygusallaştırmak adına karakterleri siyahi seçen ve tüm film boyunca bir tane dahi beyaz ırktan oyuncuya yer vermeyen yönetmen Dee Rees’in bu konuda seyirciyle oyun oynamaya çalıştığını söyleyebilirim. Kaleme aldığı senaryo, konusu itibariyle değersiz gibi gözükse de anlatımıyla ve kelimelerin bir araya gelerek oluşturduğu ahenkten ötürü güç alıyor. Yine de dindar ve haliyle bağnaz bir ebeveyn, ona kıyasla daha ılımlı öteki bir ebeveyn, arkadaş sanılan ama içten içe ana karaktere aşık bir yardımcı karakter, ilk deneyimlerin yaşandığı ve daha sonra ana karakteri ortada bırakacak bir diğer yardımcı karakter gibi oldukça klişe seçimlerden yararlanmakta bir sorun görmüyor Dee Rees. Filmi dramatize ederek seyirciye kendini sevdirmeye çalışırken bir yandan da dozunu ayarlamak istercesine olayları tatlıya bağlamaya çalışıyor. Bina gibi önemli bir pozisyonda bulunan karakterlerin ipini çabukça keserek seyirciyi tatminsizliği ile baş başa bırakma hatasına düşüyor. En sonda da tam her şey rayına oturabilir diye düşündüğümüzde “Tanrı hata yapmaz” fikrini kafasına sokarak gözlerini ve kulaklarını yukarıdakinden başka her şeye kapamış bir anne sayesinde olayı daha da kabullenilemez bir duruma sokuyor. Bir de tüm bunların üstüne baş karakterin edebiyat konusunda başarılı olması klişe mevzunda tavan yapılmasına sebebiyet veriyor. Amerika halkı bu tür dram hikayelerini hala ayıla bayıla izliyor olsa da benim artık pek de sıcak bakmadığım bir seçim bu.

Senaryosu gereği beni tatmin etmeyen filmde en çok dikkatimi çeken şey kamera kullanımı oldu. Sundance Film Festivali’nde gösterildikten sonra en iyi sinematografi ödülüyle de onurlandırılan Pariah’da karanlıkta yapılan çekimlere (ırkçılık olarak algılanmasın ama hem ortam karanlık, hem de karakterler siyahi olunca iş daha da değişiyor) rağmen görüntü yönetimi oldukça başarılı bir film çekmiş Dee Rees. Pan kameradan (panning) hoşlanmayan beni bile rahatsız etmeyen bu çekim stili ile zihnimde kalacak bu film diye düşünmekteyim.

Zihnimde yer edinecek bir diğer şey ise, hiç şüphesiz, Alike’nin annesi Audrey karakterine hayat veren Kim Wayans’ın performansı olacaktır. Pek de kalabalık olmayan bir kadro ile çekilen filmde göze güzel gözüken –bence- tek performansa imza atan Wayans daha çok televizyon ekranlarında gözüktüğü için olsa gerek kendisini daha önce keşfetmemiştim. Aslında ahım şahım diyebileceğim bir iş yapmıyor kendisi ama diğer oyunculara baktığım zaman, biraz da karakterinin yaratılışının etkisi ile gözüme batan isim kendisi oldu.

Eleştirmenler tarafından olumlu karşılansa da umduğumdan azını bulduğum, 2011 yılı eşcinsel sineması deyince benim için Weekend’in gerisinde kalmaya mahkum bir film Pariah. Ergenliğini yaşayan bir kızın cinsel kimliğini kabullenmesi ve bunu ailesine kabullendirilmesinin tatminkar bir anlatımı olsa da pek çok klişeyi kullanması sebebiyle özel bir konuma koyamadım. Kötü bir film mi? Asla değil. İzlemek şart mı? Sinemayı sevmiyorsanız veya eşcinsel sinemasına özel bir ilginiz yoksa şart değil.

Her nereden ayakları olmayan bir kuş uçtuysa orada dalları olmayan ağaçlar bulurdu.

Diğer yazıları Burak Hazine

Mary and Max (2009) Mary ve Max

2003 yılında en iyi kısa metraj animasyon film kategorisinde Oscar ödülünü kazandıktan...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir